Hakkında Yazılanlar (written about)

Cevat Hoca’nın Ardından

Geçenlerde aramızdan ayrılan Cevat Ülger Hocayı orta okul ikinci sınıfta iken tanıdım. Yıl 1958. Mihalıççık Orta Okulunda resim ve müzik öğretmenimizdi. Tutum ve davranışlarıyla alışılmış öğretmenlere hiç benzemezdi. Elinden geldiğince bilinen memur örneğine uymamaya çalışırdı. Bu tavrı yüzünden de öğretmenliği uzun sürmedi. Öğretmenliği bırakarak, içinde taşıdığı, gönlünde oluşturduğu Sinanca mimarlığın ürünlerini verme yolunda büro açtı. Bu arada biçimsel mimarlık öğrenimini de tamamladı. Okuldan ayrılmasıyla öğrencileriyle ilişkisi kopmadı. Bürosu öğrencilerine, bir daha içten, bir daha sıcak başka bir mektep oldu.

Cevat Hoca giyinişiyle, konuşmasıyla, anlamlı nükteleriyle, tarihe bakışıyla o güne kadar karşılaşmadığım bir eğiticiydi. Ders verme konusu resimdi. Ancak ilgi alanı, tarihten edebiyata kadar insanı konu edinen her şeydi. Okula geldiği yıl vefat eden Yahya Kemal için bir anma toplantısı düzenlemeye öncü olmuştu. Böylece biz kültür merkezlerinden uzak Anadolu kasabasında, ilk defa Onun konuşmasından, “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiirinin sahibini tanıdık.

Cevat Hoca hiç kravat bağlamazdı. Giyim konusundaki bu ısrarlı ve değişmez tutumu, bize uygar olmanın vazgeçilmez bir gereği olarak sunulan biçime uymaması, daha bir değiştirdi Onu gözümüzde. O kravat takılmayan yakasız Anadolu gömlekleriyle, cepkene benzeyen ceketiyle, o günlerde pek kavrayamadığımız kültür değişiminin açmazını sergilerdi. Nasıl bir uygarlık değişimine zorlandığımızı, biçimsel olarak Batıya öykülenmenin gülünçlüğünü Onun davranışlarıyla gözledim. O ortaokul öğrencisinin anlayacağı dilden konuşur, sağlığımız için zorunlu olmayan kravatı, yakaları kaldırırsak, bir yoksul insanımızın daha yaşaması için gerekli ihtiyacını gidermiş oluruz derdi. Ayrıca her medeniyetin kendisine has bir giyim tarzı vardır demeyi de unutmazdı. Hoca bu tavrıyla insanı yalnızca gösteriş yanından yakalayan, tüketim ekonomisine karşı verebilecek savaşı, en etkili bir biçimde verirdi. Ömrünce de verdi. Gösterişe hiçbir zaman, hiçbir alanda kapılmadı.

Cevat Hoca resim öğretmeniydi demiştim. Resim derslerinde, ilk defa ondan, ortaokul sıralarında modern resim sanatının Müslümanların hat çalışmalarından esinlendiğini, Picasso’nun hat çalıştığını işitmiştik. Sanatta doğurganlığın, tabiatı kopyadan çok, simgelerle kazanabileceğini söylerdi. Bu görüşten hareketle, hazırladığı yüzlerce tabloyla, birkaç kez sergi açmıştı. Kufi yazılarıyla duyarlılığın en ince örneklerini, Eskişehir’de birkaç binanın üzerinde sergiledi.

Doğuştan mimardı. Ülkemizde bir baştan diğerine yükselttiği camilerle, kültür değişiminin sarsıntısını atlatmış, sağlıklı, kendinden emin mimarinin ürünlerini verdi. Onun sanatı; kültürümüze dayanan, kültürümüzden beslenen ve günümüzde yansıyan sanatı, kuşkusuz uzun incelemelerin konusudur. Hak bilir kimselerce ele alınacaktır. Bundan kuşkum yoktur.

Cevat Hocayla ortaokul sıralarından başlayan tanışmam, ömrünce, dostluğa dönüşerek sürdü. Ancak Ondan hep özgün yorumlar, özgün çözümlemeler dinleyerek, yeni şeyler öğrenerek. Doğurgan yanı her alanda kendini gösterirdi. Bir gün makine mühendisliği konusunda öğrenim yaptığımı öğrenince, askerlik yaparken düşündüğü, hatta bir modelini bile yaptığı motordan söz etti. İçten yanmalı motorlor çok verimsizdir. Ayrıca teknolojisi gelişmekte olan ülkelere henüz yerleşmemişken, daha verimli, daha ucuz, sözgelimi elektrikle çalışan modeller üzerinde çalışarak, ülke şartlarına ve kültürümüze uyarlanmış bir tip geliştirmeli değil miyiz? Demişti. Gerçekten, bilinen motor endüstrisi Batı’da, lastik, cam, çelik işletmeleriyle, petrol rafinerileriyle yakıt dağıtım istasyonlarıyla, karayollarıyla ve buralarda çalışan milyonlarca insanıyla ortaya çıkan bir sistemin odak noktasıdır. İçten yanmalı motorların yerine daha verimli bir motorun üretimi bu sistemin ekonomik, sosyal ve siyasal yapısıyla alt üst edilmesidir. Bu yüzden, gelişmiş ekonomiler bunu kesinlikle istemezler. Ancak kalkınmakta olan ülkeler bu konuda daha rahat hareket edebilirler. Günümüzde kalkınmakta olan ülkelerin önemli bir sorunu olan, batıdan, bilimsel, teknolojik ve kültürel bağımsızlık konusu üzerine, motordan çıkarak, özgün bir çözümleme yapmıştı. Artık şimdilerde göründü ki, batılıların izlediği yolu kopya ederek onların düzeyine erişmek imkansızdır. Onlardan bağımsız, kendimize özgü bir yol izlemeliyiz. Bu bilimsel ve teknolojik alandaki genel geçerliliği olan kuralları kendi değerlerimiz doğrultusunda kullanmakla olur. Kuşkusuz bu kuralların uygulanışı kültürden kültüre değişir. Bu sanat için de, sosyal bilimler için de geçerlidir. Cevat Hoca bunu gören, mimaride, resimde uygulayan ve özgün eserler veren ustalardandı.

Cevat Hoca ömrü boyunca, bizim, bizden olmayanlardan ayrılığımızı, öğretmenliğinde, mimarlığında, camileriyle, tablolarıyla, karikatürleriyle, yazılarıyla, konferanslarıyla, dersleriyle, sohbetleriyle durmadan anlatmaya çalıştı. Allah rahmet etsin.

ERSİN GÜRDOĞAN - MAVERA  Aylık Edebiyat Dergisi
Ekim 1977





Cevat Ülger’le Konuşma

1965 yılında, bir arkadaşımla birlikte haftalık Yeni İstiklal gazetesinde bir Sanat - Edebiyat sayfası düzenliyorduk. Bir gün, gazetenin sahibi, Cevat Ülger’in Beyoğlu Şehir Galerisinde bir resim sergisi açtığını söyledi. Hemen ilgilendik ve o haftanın sayfasına yetiştirilmek üzere kendisiyle bir konuşma yapmak istedik.

Cevat Ülger’le tanışmamız böyle oldu. Kendimizi tanıttık, sergiyi birlikte gezdik, bize gerekli bilgileri verdi. Sergiyi dolaştıktan sonra, kendisine, sorularımızı yönelttik, cevaplarını aldık.
Aradan, on iki yılı aşkın bir zaman geçti. Bu zaman içinde kendisiyle sık sık karşılaştık, sohbetlerimiz oldu diyemem. Fakat Eskişehir’e, İstanbul’a giden arkadaşlarla daima selamlarımı, saygılarımı sunardım.

Sözü geçen konuşmayı aşağıda aynen yayınlarken Cevat Ülger’in bugün için de geçerli olan düşüncelerinin kendisine rahmet verileri olmasını diliyoruz.

1933 yılında Eskişehir’de doğdu. İlk ve orta tahsilini Eskişehir’de tamamladıktan sonra, Gazi Eğitim Enstitüsünü bitirdi. Halen cami mimarlığı ve resim, halı üstünde çalışmaktadır. Bilhassa cami mimarlığında ustalığını kabul ettirmiş, camilere yaptığı restorasyonlarda büyük başarı kazanmıştır. Resim ve halıları da dikkati çekecek özelliklere sahiptir. Şimdiye kadar çeşitli resim sergileri açmıştır. Son sergisini 16 - 30 Ocak 1965 günleri arasında Beyoğlu Şehir Galerisi’nde açmış, çeşitli resimleriyle birlikte, birisini bizzat kendisinin dokuduğu 2 tane de halısını teşhir etmiştir. Aşağıdaki konuşma bu sergi dolayısıyla yapılmıştır.
-        
Bugünkü Türk resmi hakkında ne düşünüyor sunuz?
-       Bu soru sadece Türk resmini ilgilendirmiyor. Bütün Türk sanatını, düşüncesini, kısaca bütün hayatını içine alan meselelerle dolu. Her şeyden önce Türk tarihine ve Türk şahsiyetine oturan yeni bir üsluba girmek mecburiyetindeyiz. Kısaca; fakat, galiba, biraz karışık etmeye çalıştığımız bu meselenin altında belki binlerce teferruat yatıyor. Türk resmi, mimarisinden, heykelinden, şiirinden, müziğinden ve bütün kültür müesseselerinden ayrı düşünülemez. Türk resmini yaratacak ressamın bütün bu hususları bilmesi onları yaşaması lazımdır. Bu ön düşünce ile şimdiki resmimize bakarsak (bu bütün sanat, kültür, ilim dalları içinde aynıdır) darmadağınık gruplar halinde bir dünya ile karşılaşırız. Birinci grup: Avrupa’yı en adi şekliyle kopya edenler. İkinci grup: Sözde bir Türk şahsiyeti ve üslubu araştırmasına girenler. Birinci grup için söylenecek pek çok şey yok. İkinci grup araştırıcılar ise alabildiklerine bir karışıklık, zıtlaşmalar içinde bocalamakta, bir kısmı bu fanteziler vasıtasıyla alabildiğine dünyalık temin etmek durumunda, bir kısmı büyük(!) sanatlarının takdirini bekleyerek pejmürde yaşamaktadırlar.
Bu grupların bir kısmı folklorcu… Sanat meselelerini kilimlerden alınıp turşuya dönüştürülmüş motiflerle hallettiklerini zannediyorlar. Bir kısmı Sümer, Eti kalıtlarındaki gelişigüzel ipuçlarından hareketle Türk resim şahsiyetine mutlak olarak eriştikleri kanaatindeler. Büyük sanatın teşekkülünde folklor unsurlarının rolünü inkar imkansızdır, ama folklor tek başına şuursuzca kullanılmakla bir milletin sanatını meydana getiremez. Benim anlayamadığım, Türk sanatının ana meselelerinden en mühimi olan Osmanlı devrinden sanat kültür adamlarımızın neden korktuğudur. Ne yaparsak yapalım Osmanlı kültür ve sanatı yeni, büyük Türk sanat ve kültürünün ana malzemesi olacaktır. Korkmak, endişe etmek, bizi sanat şahsiyetimizden uzaklaştıracak, ona varmamızı belirsiz müddetlerce uzatacaktır. Hemen şunu söyleyelim: Ben Osmanlı sanatının olduğu gibi devam ettirilmesine mutlak olarak karşıyım. Bunun için de Mimar Kemalettin’in Vakıf İş Hanı misalini vermekle yetineceğim. Mimar Kemalettin, aynen taklidin, bizi çıkmaza götürdüğünü çok açık gösterdi. Osmanlı sanatı, kültürü sadece ana malzememiz olacaktır, taklit edilecek mutlak örneğimiz de değil.
-        
Sizin Türk resim sanatına getirmek istediğiniz yenilikler nelerdir?
-       Ben, az önce söylediklerimi tatbik etmeye çalıştım. Varmak istediğim yere ne kadar yaklaştım bilemiyorum. Yalnız çok gerilerde olduğum besbelli. Esasen bu iş fertlerin tek başlarına başaramayacakları çok girift meselelerle doludur. Biz belki çok uzun vadeli Türk sanat ve kültürünü meydana getirecek binanın basit çamur harcından bir parça olabiliriz.
-        
Serginizde halı çalışmalarınızı da gördük, bu çalışmalarınız hakkında bilgi verir misiniz?
-       Resim çerçeve ile sınırlı, küçük bir satıh üstünde mücerret fanteziler halinde kalıyor, mutlak olarak hayata girmiyor. Biz resmi halı motifleri ile hayata sokmak istedik. Ama ne dereceye kadar muvaffak olduğumuzu bilemem. Teknik olarak halıların eskizlerini hazırlayıp hususi model kağıtlarına geçiririz. Sonra ısrarlı bir kontrol altında işçilere dokuturuz. Halılar Isparta kalitesindedir. Bir tanesini bizzat dokumak suretiyle halı dokuma tekniğinin inceliklerine de varmaya çalıştım. Böylece her resmin halıya tatbiki ile iyi neticeler alınamayacağı, halı için ayrı resim düşünmek icap ettiği neticesine vardım.
-       Resmin kendi bünyesi içinde neler düşünüyorsunuz? Mesela figüratif ve nonfigüratif meselesi hususunda?...
-       Resim, malzemesi bakımından biçim ve renk olarak iki ayrılmaz unsurdan meydana gelir. Ressam hürdür, belki biçimlere, şahsiyeti itibariyle, renkten daha düşkün olabilir. Tabii tersi de… Ben ne biçimlerden fedakarlıkla renge, ne de renkten fedakarlıkla biçime önem vermemek taraftarıyım. Fakat tenkitçiler biçimin daha ağır bastığını söylediler. Resimlerimde heyecan verici hareketler içinde en güzel biçim ve renklere varmağa çalıştım. Figür meselesine gelince, peşin hükümlerle hareket etmeğe, herhalde, imkan yok. Figürlü veya figürsüz olarak büyük resme varılabilir. Bir resmin güzel oluşunun ana şartı figür değildir. Tarih içinde figürlü olarak da güzel resim yapılmış, figürsüz olarak da güzel resim yapılmıştır.
-       Serginiz hakkında çeşitli gazetelerde yazılar yazıldı. Bu yazılar hakkında dokunmak istediğiniz noktalar var mı?
-       Sergi için ciddi bir tenkid yazısına raslamadım. Gazetelerde kısa haberler olarak bazı yazılar çıktı. Yalnız benim en dikkatimi çeken taraf resimlerin ve halıların tahlillerinden ziyade, benim resim öğretmenliğim, tekrar vazifeme dönüp dönmeyeceğim, hangi vilayette öğretmenlik yaptığım üstünde ısrarla durulmasıdır. Eserlerimden birini gösteren fotoğrafın altındaki kısacık yazıda bile bu hususlar ısrarla belirtiliyor. Onun için beni şaşırtan bu durum karşısında ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Resimler güzel olabilir, çirkin olabilir, bizim beklediğimiz bunların belirtilmesi idi.


RASİM ÖZDENÖREN - MAVERA  Aylık Edebiyat Dergisi
Ekim 1977





Ritmin Gücü ve Ritme Davet

İBDA'ya yol veriş bünyesini tahlil edecek olanlar, onda üç unsur göreceklerdir.

Birincisi, Necip Fazıl...

İkincisi, Muhammed Şerif…

Üçüncüsü, Cevat Ülger (Karamehmetler)...


İpek gibi yumuşak bir taze havasiyle, hep kanat altında esirgenecek içli anne dokusu; benim zaafım! Bu, yemeğin tuzu biberi.

Necip Fazıl, ruhum... Duydum, düşündüm, yaşadım, yazdım.

Muhammed Şerif; muhatabını mevzuunda boğan çarpıcı buluş zekâsı, cedel tarzı ve yumruk tavrı... İlk gençliğimde ve karşılıklı duruşta, çocukluğumdan gelen bir birikimle adelelerimi patlatacak kadar şişiren... Ya öl, ya şu yüksekliğe zıpla ki, yaşa dercesine!

Cevat Ülger (Karamehmetler) ise, gören göz hakkiyle, doğrudan kavranamayanı gören gerçek sanatkâr... Burada asıl üzerinde duracağım o.


Beni Allah'ın izniyle sırat köprüleri üzerindeki imtihanlardan geçiren ruh, mayamın hangi yönlerinde tecelli ettiği sorusunun cevabını, bir kara sevda ikliminde ikinci ve üçüncü unsurla hesaplaşma süresinde bulur:

Soluk ve ölü bir zemin üzerinde tek renk, dinamik değil de statik, «filim» değil de «fotoğraf» vasfıyla Seyit Ahmet Arvasi Bey'in «Kendini Arayan İnsan» isimli eseri hariç, kıytırık soyu muharrir ve sanatkârlar panayırında, bu panayırın mevzu ve malı olmayan görünüşleriyle ikinci ve üçüncü unsura kök saldım.

Gölge I, Gölge II, Akıncı Güç, Rapor, Gönüldaş çizgisi boyunca, gereken yerde gerekeni yapan ve her görünüşü hadise olan İBDA, sırf bu yüzden dişi bünyelerin kıskançlığını çekerken, demek oluyor ki ikinci ve üçüncü unsurla yürüyüşünü ilân etme durumunda.

Mevzuumuz Cevat Ülger (Karamehmetler) olduğuna göre, onu en kısa ifadeyle, İBDA keyfiyetini temin eden en has unsurlardan biri diye ifşa ederim.


Yürüyüşündeki manayı isim olarak alan İBDA, nakşını görmek istediği mekândaki mimari heyecanı, Cevat Ülger (Karamehmetler) in eserlerindeki şahsiyet edasına terennüm ettirir.


Ruhunu eşya ve hadiselere hakim kılma rüyasını gören her inkılâpçı, bir plâstisite iştiyakı içinde bunun ustasının ihtiyacını duyar; Osmanlı’nın zirve döneminde fışkıran Mimar Sinan gibi.

Hitler’in, Yeni Berlin ve Almanya hayalinin kabartmasını ısmarladığı mimarın, onun en yakın adamlarından oluşu misâli...

Demek ki, Cevat Ülger (Karamehmetler), İBDA keyfiyetine vesile unsur olmadan önce, gelişen bir bünyenin giyeceği elbise gibi İBDA fikrinin mimarîsini peşinen hazırlayandır. Ruhunu bekleyen kalıp, aradığını buldu.


Büyük Mimar, Çağdaş Sinan… Yeni malzeme ile eski mimarînin hayatiyetini devam ettiren ve erbabına göre malzeme avantajıyla bazı noktalarda Mimar Sinan'ı aşan gerçek sanatkâr.

Şahsiyetinin verdiği ilham bahsinde, sadece, dünya çapında bir fikir tezgâhını temsil eden İBDA'yı göstermek yeter.


Cevat Ülger (Karamehmetler) in yazılarını tertiplerken, televizyonda «iz bırakanlar» diye bir dizi vardı. (1984)

Sümüklü böcek de iz bırakır! Dava iz bırakmakta değil, onun keyfiyetinde.

Ve çoğu, keyfiyet ölçüsüyle sümüklü böcek cinsi adamlar söz konusu edildi de, 60'tan fazla eser sahibi mimarımız yok!


Albert Camus, yazarın tanınışıyla eserin tanınışı arasındaki farkı izaha benzer bir mektubunda, yazar olarak tanınmak için kitap yazmaya ihtiyaç olmadığını, gazete köşesinde onun «şu kitapların sahibi» diye tanıtılışıyla, okuyucunun onu kitabını bilmeksizin tanıyışını, aslında bunun tanınmayış olduğunu söyler.

«At ölür meydan kalır» misali, yokluğu bir keyfiyet boşluğu doğurmayan yazar ve sanatkarlar ordusu içinde, eserinin dikilişi ve kıymetine mukabil ismi gölgelenenlerin başına Cevat Ülger (Karamehmetler) konulsa yeridir.

— «Şu cami ne kadar güzel!»

— «O mu? Mimar Sinan'ın!»

Bu, Cevat Ülger (Karamehmetler) in eserinin haysiyetini gösterir diyeceksiniz. Öyle!

Ancak, gerçek sanatkâra gösterilmesi gereken ve onu lif lif açarak bizzat kendi haysiyetini heykelleştiren dava anlayışı, onun semtine uğramadı. Nerde kaldı ki televizyon!

Konferanslar serisiyle Anadoluyu baştan başa ayaklandıran Necip Fazıl, hakikati görmemek için kıçını dönen, böylece gördüğü hakikatin ezikliğini yaşadığını ifşa eden basının tavrını kapak yapmıştı:

— «Üzerimize bir milyon ton sükût külü döküyorlar!»

Cevat Ülger (Karamehmetler) karşısındaki, müslüman ve sanatkâr veya yazar geçinen çevrenin tavrı ise, düpedüz şapşallık!

Her şahsiyetli sanatkârın kaderi midir nedir, bu şapşallığın hainlikle elele görünüşü de bizde tecelli etti!

— «Ondan bahsetmeyin, ismini söylemeyin, tanımayın, anmayın!» Deseniz ki:

— «Allah aşkına bunlar insan mı?» Derim ki:

— «Bu sözün de ancak insanı incitir!»

Ve, onları incitemeyeceğimi bile bile, bizzat Büyük Doğu Mimarınca yakıştırılan

sıfatlarını saydıktan sonra eklerim:

— «1975'den beri ite ite şapşallığınızı sergileyen ve gecekondularınızı yıkarak fikir, fiil ve sanatta ufuklar açan beni, Necip Fazıl'ın vefatından sonra gömmeye çabalarken, tezadı içinde bir ahmaklıkla tanımıyorsanız, yollarda benim bırakıp sizin konduğunuz «değişik» parsa hakkı için, annenize sorunuz! Çocuk babasını tanımıyorsa, suç anasının!»

Kaderin, Cevat Ülger (Karamehmetler) çapında bir sanatkârı bana yakın kılması ve bir ikisi hariç yayınlanacak vasat bulamayıp 20 seneden fazla pinekleyenleriyle beraber yazı dosyasının bende kalması, zevken idraka mevzu ayrı bir dava! Onun şansı olduğu kadar, benim de şansım!


Cevat Ülger (Karamehmetler) bende, surat tanımayı adam tanıma zanneden dışyüz kekemeliği değil, kendisinde doğrudan doğruya ruhumu seyrettiğim bir şahsiyet ifadesidir.

Görüneni görene nisbetle değerlendirirseniz, eserlerimizin haysiyetini o şahsiyete şahit diye gösterebiliriz. Demek ki bu ölçü içinde, okuyucunun göreceği yazılardan daha fazla birşey ifade ediyor benim için... Bu yüzden de o yazılar, şahsiyetinin okunmuş yönüyle bitişik, ayrı bir değer kazanıyor.

Dikkat ediliyorsa, eserlerimizin haysiyetini şahit tutarken, iki türlü sahteliğe set çekiyorum:

Birincisi: Bir sürü şapşal tip arasında, dikkat bile edilmeden göründüğü gazete çevresi de dahil, öldüğü gün cismiyle beraber ismi de kaybolan keyfiyetsizlere lâyık bir şekilde «boyacı küpü» nden çıkmış lâflarla «iş olsun» kabilinden anılışı hariç, onu mesele olarak ortaya süren, benden başka kimse olmamıştır ve halâ yok!..

Etkimin doğrudan veya dolaylı neticesi halinde Anadolu'da şahit olduğum Cevat Ülger (Karamehmetler) alâkası, şimdilik Necip Fazıl takdirine dönmediyse de, onu andırmaktadır.

— «Pek imanlı insandı!»

— «Evinde yerde otururdu!»

— «Elini dikti!»

İçlerindeki iyi niyetliler hariç, bana onu tanıtmaya yeltenen yakını (!) kerestelere baktığım zaman, Cevat Ülger (Karamehmetler), alışkanlıklarının devamını İslâm diye yutturmaya kalkan tıknefes bir kereste gibi görünüyor... Bu tipin rahatlık gösterisi yaptığı mevzular da, umumiyetle yüzsüzlük ve görgüsüzlüktür.

«Bir yamyam kabilesinden askeri deha çıkmaz!» diyen mütefekkir, bu sanatkârın fışkırdığı çevreyi görseydi, herhalde hayıflanarak eklerdi:

— «Çıksa ne olacak?»

İkincisi: İşin rizikosuna girilirken, «kim tanır onu?» ifadesiyle onun albümünün yayınlanışına yan bakanlar, aslında onun keyfiyetini temsilden uzak karikatürlerin, senelerce yayınlandığı gazetenin 20 – 50 bin tirajından bağımsız mânâda bizde keyfiyete büründüğünü görünce, «yağlı bir kemik daha» niyetiyle sulandılar! Hiç olmazsa, tarafımızdan ifşa edilen keyfiyete malikmiş görünmek!

Bu iki sahteliğe set çekerken, hem tanıdım zannedene hiç tanımayandan daha zor anlatma sıkıntısına düşmemek, hem de sahici insanlarla gerçekleşecek bir rüyanın tesiri içinde hareket ediyorum; izahlar bunun için...

Şu:

İtalyan’ların Mikelanj için yaptıkları televizyon dizisi gibi, Cevat Ülger (Karamehmetleri), eserleriyle beraber mânâmızın bir ruh kesiti halinde vermek! Gerçeği tiyatrolaştıran bir biyografi usulü...


Adamı diriyken değil de ölünce sevmek veya sahip çıkmaya yeltenmek, ceset mezara girdikten sonra ziyafete üşüşen kurtçukların işi... Kıytırık muharrirlerin ve kereste sanatkârların. Benim işim değil!..

Ölüyü hayırla yadetmeyle, arkasından «sahte güzelleme»ler düzme arasındaki farkı anlamayan şapşallıksa, hiç değil!

Cevat Ülger (Karamehmetler)... Boyu şu kadar, eni bu kadar... Her insan gibi, yedi, uyudu, gezdi, kızdı, haklı oldu, haksız oldu. Öyleyse?

Bir açık oturumda kafa yapısı çopur suratına uygun şaire, Necip Fazıl dolayısiyle söylediğim ölçü:

— «Şahıs, dedikodu için değil de, fikir ve sanatından dolayı sözkonusu edildiğine göre, herşey buna nisbetle değerlendirilir. Bahsedilecek menfilikler için söylenecek şey, öyle ol da öyle olma demekten ibaret...»

Daha önce «Demet»te, Cevat Ülger (Karamehmetler) için söylediğim söz:

— «Bu tip adamlar için özel mercek tutulur ve hikmet gözüyle bakılır!»

Demek oluyor ki, ölü ağlayıcılığıyla ölçü yoksunu olmaktan uzak bir yerde, değerlendirme liyakatinin göbeğinden konuşuyorum; bir sanatkârın ruhundaki hürriyet hamlemin sanat ifade eden verimi halinde...

Bahsettiğim ölçüler çerçevesinde, onun belli başlı ruh düğümlerinden birini, sahte güzelleme yapmamaya misal halinde vereyim: Para... Bu bahiste dertli ve sıkı.

Buna dikkat ediniz; para... Öz arayıcısı bir simyacı hüviyetini temsil eden sanatkâr gözünde paranın, bütün unsurları aşıcı veya kuşatıcı değeri dikkatten uzak olmasa gerek... Sahibolma isteğiyle, meçhule sarkmak arasındaki bir ayniyetin iki kanadında, Tolstoy ile Karamehmetler ve Necip Fazıl'la Dostoyevskiyi görüyorum.

Cimri değil, savurgan değil, alelade değil; dikkat çekici!

Paranın sırrîliği ile ilgili bir etüd yapsam, bu dört isim üzerinden yürürdüm.


Başta sözkonusu ettiğim dava; ortalama anlayış ve zevk idrakiyle doğrudan kavranamayanı gören gerçek sanatkâr kumaşı...

Bunun üzerinde durmalıyız:

Ruha dolaysız bir biçimde birdenbire iniveren bedahet hissiyle, öyle bir güzellik idrakına malik ki, ruh yuvamda mevcuda değer değmez derhal «niçin»le zarflanıyor ve çoğu zaman fikirdeki bu tecrit, onun anlamamış bakışıyla tokalaşıveriyor!

Dikkat:

Ümmî başka, âmi başka... Ümmî, okuma yazma bilmeyendir; âmi ise, okuma yazma bilse de cahil. Okuma yazma öğrenmekle veya öğretmekle cahillikten kurtulunduğunun ilân edildiği bir memlekette, büyük İslâm velisinin, «ilim insanın cehlini alır, ahmaklığını almaz» ölçüsüne, kendinde obje davasına sarkan idrak soylusu nerde? İşte, yalnız bunların anlayacağı bir incelikle söylersem, Cevat Ülger (Karamehmetler) de sanat kumaşı, belirli bir yapının işlenmesiyle geliştirilmiş değil, doğrudan doğruya bir ruh fışkırışının iptidai halidir. Fıtratının aynı...

Bu ölçü içinde bakınca, benim tabiî halimin sonunda yüzyıl diyalektiğine yol veren ilkesi, «hikmet gözüyle bakılacak olanı bilmek ve bununla alâkalı şeyleri bedihi hükümler olarak alarak kurcalamak» doğrusu, en verimli yemişlerden birini Cevat Ülger (Karamehmetler) in şahsiyet tarlasından devşirmiştir diyebilirim.


Bu eserin keyfiyetiyle ilgili bir incelik...

Yukarıda Cevat Ülger (Karamehmetler) in, varlığın varlıkla bütünlüğü içinde kavranışı ve ruha dolaysız bir biçimde birdenbire iniveren kıvılcım kapıcı kumaşına değindim. Delil, ispat, izah ve kıyas merdivenlerinden azade...

İşte bu eserdeki yazılarının doğuşu da, bir nevi ruh tomurcuklarının beliriverişiyle ele alınmış notlar kabilinden... Bu eserde demetlenen yazılarının dışındaki hadiselere bakan ve değerlendiren fikir ürünleriyle konferanslarına eğer bu gözlükle bakılmazsa, onun hakkında yanılınabilir. Çünkü «şıp» diye yakalayıverdiği bir meseleyi izaha yeltenirken, boşlukları doldurur, yani uydurur! Bütün dava, onun zevk bedahatiyle yakalayıverdiğini, ilmî ve fikrî bir tecritle zarflayabilmekte ki, böyle bir «peşin fikir»le başlama işi, netice onun yanlış olduğunu gösterse bile, insana yepyeni ve el değmemiş ufuklar açabilir; açtı!

Burada ayrıca, duyarak, düşünerek ve yaşayarak bir sanatkâra bakan göze dikkat ediniz ve bugün ordu çapına ulaşan kereste yığını sanatçı ve fikirci geçinenlerle, Cevat Ülger (Karamehmetler) şahsiyetini ve onu değerlendiren göz hakkını, hak ve hakikat namusuna tercüme ettiriniz!


Şahsının aynı halinde, ilk çağ Yunan filozoflarından birine ait ve Charles Baudelaire'in ağzından öz hüviyetini ifade edici bir söz:

— «Hayat kısa, sanat zor!»

Müthiş!

Bu müthişin «feci» vasıflısı da var ki, sanatı dünyanın en beleş işi yapan dangul dungul adam sürüsünün «sümük keyfiyetli» görünüşü...

Kelâm sanatının dışında ve şiirini taşla örgüleştiren Mimar Cevat Ülger (Karamehmetler) in, bu eserdeki temas ettiği meselelere dikkat edilirse ve bunun kesbî (çalışma ile) değil vehbî (kendiliğinden) oluşu nazara alınırsa, araştırmadan önce de «hayat kısa, sanat zor!» hikmetinin kokusu duyulur. Bir sanatkâr dokusunun en tabiî hassasiyeti bile, onun antenlerini nerelere sarkıtıyor!

Bir de, bizzat işi tefekkür, tahlil, terkip, tecrit gerektiren kelâm sahasını, bu sahayı duyguya tercüme ettiren kelâm sanatını ve sanatkârını, ne olmak ve nasıl olmak noktasından düşününüz!

Fikri sanatından, sanatı ise fikrinden cüce olanlar panayırında, bu görünüşü vasıflandıran ve daha 1980'de «ne şair var ne şiir!» çığlığını basan biz, bugün sağı ve soluyla kabul edilen bir hükmün ifşacısı olma hakkıyla bildirelim ki, hemen bunun yanına da durumu eşitlemek isteyen sahtekârlarca karargâh kuruldu!

Solcu şairlerden biri, «usta» sıfatıyla bunun tersini ifade ederken şöyle buyurdu:

— «Bugün şair, aydının ilgisini bekliyor!» Bize sorarsanız, kendi «konsept-derinliğini» bulmuş ve hudutsuzluğa geçit verici «nadide» şair şöyle der:

— «Bugün şair, aydının ilgisini değil, doğrudan doğruya aydını bekliyor!»

Bekliyoruz!

O, limonu tadından tanımak gibi bir tabiîlikle anlar ki, sanat, hayatın kapsamının genişliğince geniş bir mekânda zamanın nabzını tutan mimarî cehddir ve sanatkârlık, iş ve verim sahalarının öncü özü olarak, nal toplayanlar sınıfının işi değildir!

«Bugüne kadar dünyadan iki mimar geçti... Mimar Sinan ve ben» diyen Courbosier, bütün sanatları birlik içinde düşünmek gerektiğini söylerken, hem sanatın ne olduğunu, hem de hayat önünde zorluğunu belirtmiş olur.

Ve, Cevat Ülger (Karamehmetler)...

Mimarî merkezi etrafında, ressam, karikatürist, Ankara Radyosu Bağlama Takımında çalacak kadar müzik kültürü olan, Klasik müziğimiz ve Batı Klasik müziğinde ergin bir zevk sahibi olarak bana tefekkürde malzeme verecek kadar çarpıcı hükümler sahibi bulunan, çocuk psikolojisini derinden sezen ve kültür emperyalizmi bahsinde hiç kimsenin göremediklerini görüveren, otururken, susarken, konuşurken ve bütün aleladelikler içinde gören göze varlığıyla mesaj veren… Mühendislikten makineye, çocuk oyuncaklarından halı dokumaya kadar geniş ilgi sahası. Fikirde, en kesin hükümleri bile, elinin tersiyle ve çoğu zaman farkında olmadan deviriveren bir mizaç. Ve taşla ahenk kurucu olma sıfatından olsa gerek, ahenk keyfiyetini en çarpıcı bir zevk seviyesinden tadarak bir anda değer biçen... Bu yüzden Divan şiirimizin ustalarından okuduğu şiirlerin nasıl ruhunuza sindiğini, cereyan veriliyormuşcasına duyardınız. Benim şiir kumaşımda müthiş uyarıcı etkisi, onun duyarak bu okuyuşundan olmuştur! Kendi yaşıtlarından başlayarak gelen «çocuk sanatkârlar» keyfiyetinin karikatürize edilişi de, bendeki en büyük etkilerinden! İşte adam, işte adamcıklar! Hele onun dil hassasiyeti...

Ruhumu Necip Fazıl’da bulduysam, «plâstisite» zevkini, heyecanını ve davasını onunla idrak ettim!


Birkaç kelimeyle bu eserin tertip şeklinden de bahsetmeliyim...

Paris'den tüten sıkıntıyı ve aşıladığı melankoliyi nesir tarzında ve şiir tadında veren bir kitabının takdimi makamındaki mektubunda Charles Baudelaire şöyle der:

— «Bu küçük eserin başı, kuyruğu bulunmadığını söyleyenler biraz haksızlık etmiş olurlar. Öyle ya, bu eserde herşey aynı zamanda hem baş, hem de kuyruktur; tersine, ardarda alınsalar da bu böyle, öbür türlü ele alınsalar da böyle. Bir düşünün lütfen, bu düzen hepimize, size, bana ve okura ne güzel kolaylıklar sağlayacak. İstediğiniz yerinden kesebiliriz; ben düşümü, siz müsvetteyi, okur da okumasını...»

Biz de deriz ki, her bölümü ve her bölümdeki müstakil parçaları ayrı ayrı ve düzensiz olarak okuyabilecek okuyucu, yine de eserin iç sesinin bütünlüğünü duyabilecektir. Ancak yanlış anlamaya yol verebilecek bir tehlikeyi peşinen haber vermek gerek:

Her soylu ve çileli fikir ve sanat adamı, ilahî memuriyeti gereği çağından erken doğmuş ileri bir ruh mayasının sahibi olarak, idealle, içinde bulunduğu vasatın gerçeği arasındaki çelişmeyi yaşar. Ve, kaide olmasa da umumiyet itibariyle, muhatapların bönlüğüyle kendi emeğini karşılaştırdığı zaman, biricik gıdasının hüsran olduğunu görür. Bu çaba niye? Her şeyden önce hakikati öğrenme nimetini haketmeyen ve bu liyakatten yoksun adamlara, değil vermek, saklamak lâzım! «Kendini beğendirme isteği» denecek ise, kendini beğendirmek istediğin keyfiyete bak, bu kolunun kanadının kırılmasına yeter! Şöhret, şu, bu... Bunlar civcivlere ve bönlere mahsus iş ve bakış. Hiçbir gerçek sanatkâr ve fikirci yoktur ki, kendi varoluş hakikatiyle isminin görünüş şartı bitişik olmasın. Dikkat edilsin: Bugünkü kereste yığınlarını niçin böyle değerlendirdiğimin ölçüsünü de veriyorum... Yine bu bakış içinde bir değerlendirme ölçüsü: Allah inancına dayanmadığı müddetçe, soylu ve gerçek bir kumaş sahibinin susması veya çıldırmasından başka yol yoktur! Susana veya çıldırana kadar hesaplaşması ileriye gitmemiş Allahsız sıhhatliler de, aslında bönlüklerinin ifşacısıdırlar. Dostoyevski buna yakın mânâda, sanatçının kaderine temas eder:

— «Kendi kendine konuşmak delilik ise; şu ortamda yine de yazmak, kendi kendine konuşmaktan başka nedir ki?»

Bunca izah boşuna değil... Daha önce temas ettiğim gibi, Cevat Ülger (Karamehmetler) in belirli bir yerde yayınlanması düşüncesiyle ele alınmayan bu eserdeki yazıları, doğrudan doğruya ruh patlamalarının ürünüdür ve rastgele kâğıt ve kağıt parçacıklarına hemen kaydedilmişlerdir. İçinde bulunulan anın hakkı! Meçhule savrulan kağıtlar!

Birgün niye yazdığını sorduğumda şöyle demişti:

— «Bu da ruhî birşey... Bir başlıyorsun gidiyor, sonradan yazayım desen de geçmiş olsun!»

Yani yazmamak, hamile kadına «doğurma bekle!» demekten farksız ve «niçin?» diye sorulursa, gayesi kendinden ibaret.

Böylece «niçin?» tertip bahsine lüzum gördüğümü de açıklama durumuna gelmiş bulunuyorum:

Herşeyden önce, kendinde hürriyet hamleme zemin bulduğum bu büyük sanatkârı, vefatından sonra ve iradî müdahalesi dışında değerlendirmek ve İBDA idrakini bu açıdan da verimlendirmek isterken, nebat adamların sahip çıkarken batırıcı kelliğine düşmemek şuuru... Bu yüzden kaç türlü gözlük taktığımızı ve kaç cepheden gösterdiğimizi takdir edin. Yazılar, mektuplar, dilekçeler, şunlar, bunlar... Eğer kendi kendinden ibaret kalırlarsa, elbiseden adam karakterini çıkarmaya kalkmak gibi pörsüyebilirler ve «o büyük bu muydu?» gibi şişirme adam intibaına yol açabilirler. Her şeyden önce Mimardı ve eserleri ortada. Şahsiyetine tuttuğum aynadan görülmek üzere yazıları da burada; düşünceleri, mücadeleleri, şahsî işleri vs... Neticede, çağdaş Sinan’ın ruh dokusunu çeşitli yönleriyle, basit ve giriftliğiyle veriyor, onun «bütün» terkibini tattırmaya çalışıyoruz. Çünkü o, toplum şahsiyetinin şekillenmesi için kuşanılması ve maledilmesi gereken ana karakter çizgilerinden biridir. Biriydi demiyorum, biridir!

Öyleyse, nereden isterseniz oradan okumaya başlayabilir, değerlendirme merkezimize yol bulabilirsiniz!

 

Aralık 1984 Salih Mirzabeyoğlu 




 
Şu Dünyayı Eleklerden Geçirsek...
   
Ebedi aleme 25 yıl önce bugün göçen Cevat Ülger, Milli Gazete'de "Karamehmedler" imzasıyla karikatür de çiziyordu.

"Şu dünyayı eleklerden geçirsek", memleketin-resmi, özel-bütün okullarını, kolejlerini tarasak, öğrencilerine "Eğer canınız şimdi resim yapmak istemiyorsa Tom Miks, Teksas okuyabilirsiniz" diyecek; onlara Lagari Hasan Çelebi'den, Hezarfen Ahmed Çelebi'den, Levni'den, Paul Klee'den, Braque'dan, Kel Aliço'dan, Sezai Karakoç'tan, Mimar Sinan'dan, Sadullah Ağa'dan, Gandhi'den, Kierkegaard'dan, Dokuzuncu Senfoni'den, Balıkesir Pamukçuköy Bengisi'nden ve kimbilir daha nelerden nelerden, hem de onların anlayacağı şekilde, hem de hepsini ağzının içine baktırarak bahsedebilecek bir tane, ilaç için bir tane öğretmen ("ne öğretmeni, muallim!") bulabilir miyiz?

Tuvalde başladığı "nonfigüratif" macerayı, evindeki dokuma tezgahında halılara, kilimlere taşıyan; ıskarta malzemelerden çocuk oyuncakları yapan; giydiği ceketin, gömleğin, ayakkabının modelini kendisi çizen; bağlama çalan; sadalı bir kubbe görünce aşka gelip gülbank çeken; okula motosikletle gelip giden nalbant bıyıklı bir "resim öğretmeni" bulabilir miyiz?
Herhalde bulamayız...
Zaten o zamanlar da, ondan başka bulunamazdı.
Nitekim Milli Eğitim Bakanlığı da Eskişehir Maarif Koleji'nde böyle bir "öğretmen" olduğunu duyar duymaz kendine yakışan tepkiyi göstermekte gecikmemiş ve bu "imalat hatası"nı derhal öğretmenlikten ihraç etmişti...
O da ne yaptı biliyor musunuz?
Gidip DGSA Mimarlık Yüksek Okulu'na kaydoldu ve 1975 yılında "diplomalı mimar çıktı".

Kırkiki yaşındaydı.
Artık projelerini çizdiği camiler için "imzacı mimar" aramak zorunda kalmayacak, Cami Yaptırma ve Yaşatma Derneği başkan ve idare heyeti azalarına laleden de âlem olabileceğini anlatabilmek için daha az dil dökecek, bazı "na-mütenasip" levhaları ortadan kaldırmak için teatral sakarlıklara müracaat etmeyecekti.

Bu arada Milli Gazete'de de "Karamehmedler" imzasiyle karikatürler çiziyordu.

6 Eylül 1977'de Rahmet'e kavuştu...

Kırkdört yaşındaydı..
 

Allah gani gani rahmet eylesin.
 

Mekanı cennet olsun.

NABİ AVCI - Yenişafak - 06.09.2002








Muhalefet Çıldırmış Olmalı!

Hazırlayan:
Şeyh Galib’e Saygı
Soprano solo-tenor solo, koro ve orkestra için kantat
Şef: Ruhi Ayangil
Solistler: Özlem Abacı, Zafer Teklioğlu
Yapım: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Şeyh Ga­lib’in Mu­si­ki­şi­nas To­ru­nu

Bil­ge mi­mar lâ­ka­bıy­la ma­ruf Tur­gut Can­se­ver’in er­ken mu­adi­li sa­ya­bi­le­ce­ği­miz bir zat var­dı: Ce­vat Ül­ger. Şim­di­ler­de adı­nı kim­se­ler an­maz ol­du.

Üs­kü­dar Ba­ba­ban’da iki kat­lı kü­çü­cük bir bi­na­nın mi­ni­cik bir oda­sın­dan mü­te­şek­kil bü­ro­su, bir iş­ye­rin­den çok bir med­re­se hüc­re­si­ni an­dı­rır­dı. Müs­lü­man­la­rın ca­hil­li­ğin­den, zevk­siz­li­ğin­den fa­lan şi­kâ­yet eden­ler için kü­çük bir tes­ti var­dı mer­hu­mun: Ma­sa­sı­nın he­men ar­dın­da­ki ki­tap ra­fın­dan ka­lın, ko­ca­man bir cilt çı­ka­rır, ara­sı­na işa­ret koy­du­ğu bir ye­ri açar ve so­rar­dı:

-Sen­ce han­gi­si da­ha gü­zel?

Mu­ha­ta­bı da sol say­fa­da­ki res­mi işa­ret ede­rek ce­vap ve­rir­di:
-Şu!

Tak­di­ri ilâ­hi, o ec­ne­bi ki­ta­bın sö­zü ge­çen iki say­fa­sın­da te­sa­dü­fen yan ya­na ge­len iki re­sim­den bi­ri Sü­ley­ma­ni­ye Ca­mi­i’nden bir mu­kar­nas de­ta­yıy­dı, öte­ki ise Aya­sof­ya’dan.
Aya­sof­ya de­ta­yı sol say­fa­day­dı.

Ken­di ifa­de­si­ne gö­re bir ömür bo­yu Sü­ley­ma­ni­ye’nin mu­kar­na­sı­nı be­ğen­di­ği­ni söy­le­yen bir A...h’ın ku­lu çık­ma­mış­tı.

Türk Sa­nat Mü­zi­ği’nden baş­ka bir şey din­le­me­di­ğin­den baş­la­yıp Ha­cı Arif Bey’in ne ka­dar bü­yük bir mü­zis­yen ol­du­ğuy­la de­vam ede­rek bu alan­da na­sıl bir der­ya ol­du­ğu­nu gös­ter­me­ye ça­lı­şan­lar için be­nim de kü­çük bir sı­na­vım var. Ona he­men şu­nu so­ra­rım:

-Yal­çın Tu­ra’yı bi­lir mi­si­niz?

Ce­vat Ül­ger’in tes­ti­nin so­nu­cu ka­dar kes­kin de­ğil be­nim tes­tim; far­kın­da­yım. Be­nim­ki­si da­ha öz­nel. Fa­kat ay­nı oran­da ke­sin. İki test ara­sın­da­ki baş­ka bir fark da­ha var: Ce­vat Ül­ger’in so­ru­su­na mu­ha­tap olan ki­şi­ye han­gi res­min ne­ye ait ol­du­ğu söy­le­nir, ar­dın­dan da teş­his ko­nu­lur­du:
-Sen de zev­ken ve­le­di zi­na­sın!

Be­nim tes­ti­min so­nu­cu­nu ben hiç açık­la­ma­dım şim­di­ye ka­dar. Me­rak eden de çık­ma­dı ya.

Bir Giz­li Ha­zi­ne

Yal­çın Tu­ra adı mü­zik­le, sa­nat­la il­gi­le­nen­ler için ka­ran­lık­ta kal­mış bir ad. En iyi ola­sı­lık­la yap­tı­ğı ki­mi film mü­zik­le­ri anım­sa­nır. Bi­len­le­rin nez­din­de de iti­ba­rı hak et­ti­ği dü­ze­yin çok çok al­tın­da sey­re­der: “Ha, şu Türk Mü­zi­ği ile Ba­tı Mü­zi­ği’ni sen­tez­le­yen adam...”

San­ki Yal­çın Tu­ra’dan de­ğil de, Ad­nan Say­gun’dan söz edi­yo­ruz. İlk ba­kış­ta doğ­ru gi­bi gö­rü­nen bu tes­pit­te­ki isa­bet ora­nı ile “Bir din ola­rak İs­lâm, Hı­ris­ti­yan ah­lâk an­la­yı­şı ile Ya­hu­di şe­ri­a­tı­nın bir­leş­me­sin­den iba­ret­tir.” gö­rü­şü­nün isa­bet ora­nı bir ve ay­nı­dır.

O yüz­den Yal­çın Tu­ra’nın gün yü­zü gör­müş bes­te­le­ri ara­sın­da şa­he­ser pa­ye­si­ni hak eden Şeyh Ga­lib’e Say­gı al­bü­mü­nün ka­pa­ğın­da­ki “Sop­ra­no So­lo, Ko­ro ve Or­kes­tra İçin Kan­tat” tü­rün­den ifa­de­ler, Türk Mü­zi­ği’ne aşi­na ol­du­ğu­nu sa­nan­la­rın kâ­hir ek­se­ri­si gi­bi si­zi de ya­nılt­ma­sın. Din­le­ye­ce­ği­niz si­zin hi­kâ­ye­niz!

Sen­tez ile Tez

Yal­çın Tu­ra mü­zi­ği, han­gi kul­var­da sey­re­der­se et­sin, ne gi­bi bir fark­la ele alı­nır­sa alın­sın, bir Do­ğu-Ba­tı sen­te­zi de­ğil! Bu ifa­de­si ko­lay, id­ra­ki çe­tin mev­zu­u an­la­ma­dan bu mü­zi­ğin içi­ne gi­ri­le­mez.

Pe­ki ben­zer­le­rin­den far­kı ne? Şu:

Sen­tez an­la­yı­şıy­la ko­ta­rı­lan mü­zik­ler, (dü­zey­le­ri bir ta­ra­fa) son tah­lil­de ya Ba­tı­lı çal­gı­lar­la ic­ra edil­miş bir Do­ğu mü­zi­ği­ne denk ge­lir, ya da iki fark­lı mü­zik tü­rün­de­ki me­lo­dik or­tak­lık­lar üze­rin­den ye­ni sa­dâ­lar ya­ka­lan­ma­ya ça­lı­şı­lır; iç­le­rin­den bi­ri­ni efen­di, öbü­rü­nü kö­le ya­par­ca­sı­na ama. Yal­çın Tu­ra ise Ba­tı Mü­zi­ği’ni bir Av­ru­pa­lı ka­dar bi­len bir Do­ğu­lu ola­rak, zev­ken Ba­tı­lı­laş­mış hem­cins­le­ri­nin da­hi ka­yıt­sız ka­la­ma­ya­ca­ğı ye­ni bir Türk se­si­nin pe­şin­de. Ba­tı­lı­la­şa­ma­mış­lı­ğın acı­sı­nı ci­ğer­le­rin­de his­se­de­rek Ba­tı­lı efen­di­le­ri­ne ya­ran­ma­ya ça­lı­şan Say­gun’a gö­re Tu­ra, Ba­tı’yı fet­he çık­mış bir ku­man­dan eda­sın­da. Ve ona da söy­le­ye­cek bir çift sö­zü var.

Bel­ki de böy­le­si zor­la­rın zo­ru bir gö­re­ve so­yun­du­ğu için ka­ran­lı­ğa itil­miş bir isim Yal­çın Tu­ra.

Yal­çın Tu­ra’ya Say­gı

Yal­çın Tu­ra’nın şa­he­se­ri Şeyh Ga­lib’e Say­gı, İş Ban­ka­sı Kül­tür Ya­yın­la­rı ta­ra­fın­dan ya­yım­lan­mış bir al­büm. Al­bü­mü Ru­hi Ayan­gil Türk Mü­zi­ği Or­kes­tra ve Ko­ro­su ses­len­dir­miş. Ko­ro­nun şe­fi ma­lûm: Ru­hi Ayan­gil. So­list­ler ise Öz­lem Aba­cı ve Za­fer Te­ke­li­oğ­lu. Al­büm ga­yet te­miz ve iti­na­lı bir tek­nik aşa­ma­dan geç­miş­li­ği­ni her an ka­nıt­lı­yor. Do­kuz par­ça var al­büm­de. “Fa­riğ Ol­mam Ey­le­sen Yüz Bin Ce­fa, Sev­dim Se­ni” gi­bi bir isi­me de rast­lı­yor­su­nuz par­ça­lar ara­sın­da, “Pra­elu­di­um”, “In­ter­lu­di­um” gi­bi isim­le­re de.

Fa­kat bu tür bir ad­lan­dır­ma ka­fa­nı­zı ka­rış­tır­ma­sın. Siz din­le­ye­ce­ği­niz mü­zi­ğe ba­kın.
Ve unut­ma­yın, mü­zi­ğin al­tın ku­ra­lı şu­dur: Han­gi mü­zik si­zi ko­lay­ca tes­lim alı­yor­sa o mü­zik iyi mü­zik ola­maz.


Evgeny Kissin in Concert (Piano)
Historic Russian Archives (4 CD box)
Yapım: Brillant Classics
İc­ra­a­tın De­ha­sı: Ev­ge­ni Kis­sin

Mü­zik­te ic­ra­at ile bes­te bir­bi­rin­den ay­rı iki di­sip­lin. Ve mü­zik­te de­ha ta­bi­ri bes­te­ci­ler için kul­la­nı­lır. Hak­lı bir kul­la­nım­dır bu. De­ha sı­fa­tı­na lâ­yık üs­tün ak­li va­sıf, ya­rat­ma ala­nın­da ken­di­ni ser­gi­ler çün­kü. Fa­kat na­dir de ol­sa ic­ra ala­nın­da da de­ha sıfatının ken­di­si­ne ya­kış­tı­ğı ya­ra­tı­cı im­za­la­ra rast­la­na­bil­mek­te. Rus pi­ya­nist Ev­ge­ni Kis­sin bu isim­ler­den bi­ri. 

1971 do­ğum­lu Kis­sin, çok er­ken yaş­ta şöh­ret bul­muş bir ic­ra­cı. He­nüz 13 ya­şın­day­ken Cho­pin’in iki kon­çer­to­su­nu peş­pe­şe ça­lar­ken gös­ter­di­ği per­for­mans­la er­ba­bın­ca “Bu ço­cuk­ta iş var.” teş­hi­si­ni hak et­miş bir isim. Ve ar­dın­dan ge­len ha­ri­ka bir mü­zik eği­ti­mi...

Genç us­ta­nın fa­vo­ri mü­zis­ye­ni Cho­pin. Fa­kat re­per­tu­arın­da Rah­ma­mi­noff, Liszt, Shos­ta­ko­vich ve Tchai­kovsky gi­bi isim­ler de var. Fark­lı de­vir­ler­den, fark­lı mil­let­ler­den ve fark­lı mü­zik an­la­yış­la­rın­dan oluş­ma bu ic­ra lis­te­si hay­li ka­ba­rık as­lın­da.

Slav Hüz­nü­nün Mü­zik­te­ki Kar­şı­lı­ğı

Ev­geny Kis­sin’in Rus­ya dö­ne­min­de­ki ka­yıt­la­rın­dan ha­zır­lan­mış bir top­la­ma His­to­ric Rus­si­an Arc­hi­ves se­ri­sin­den ya­yım­lan­dı. İl­gi­li­si bi­lir; bu se­ri­den çı­kan her al­büm ger­çek­ten de ta­ri­hi bir öne­me sa­hip­tir. 

Kis­sin se­ti dört CD’den mü­te­şek­kil. İlk al­büm­de san­ki ken­di va­tan­daş­la­rı­na bir say­gı du­ru­şu tav­rı var: Tchai­kovsky ve Shos­ta­ko­vich’in 1 nu­ma­ra­lı pi­ya­no kon­çer­to­la­rı. İkin­ci al­büm ise üs­ta­dın us­ta­sı Cho­pin’e ay­rıl­mış du­rum­da. 1 ve 2 nu­ma­ra­lı pi­ya­no kon­çer­to­la­rı. Üçün­cü al­büm de Liszt ve Schu­mann’ın Pi­ya­no Ça­lış­ma­la­rı’na ay­rıl­mış. Son al­büm­de yi­ne Cho­pin var.

Kim­den ne­yi ça­lar­sa çal­sın, Ev­ge­ni Kis­sin’i din­le­mek, Şo­lo­hov’la bir­lik­te bir te­pe­ye otu­rup ora­dan dur­gun dur­gun akan Don Neh­ri’ni sey­ret­me­ye ben­zi­yor. O ün­lü Slav hüz­nü­nü his­set­me­ye…

Müzik - Anlayış Dergisi  / Arşiv: Aralık-2008-müzik 67












Eğitime Adanmış Hayatlar

Öğretmenler hayatımızı bilgiyle ve beceriyle donatan fedakârlık abideleridir. Onlar eğitim çınarının kökleridir. Çınarın güzelliği yapraklarında ve dış yüzünde olsa da onu ayakta tutan kökleridir. O kökler ne kadar güçlü ve sağlam olursa çınarın ömrü o kadar uzun olur. Öğretmenler sevgi ve hoşgörü bahçelerinin iri gülleridir. O güller hiçbir mevsimde solmazlar. Nadide güller ömrünü tamamlasa da tohumlarından yenileri çıkar. Bahçeler güllerin rayihasıyla şenlenir. Goncalar zamanla iri güllere selam durarak hayata 'merhaba' derler. Bahçelerin viran kalmaması için güllerimizi tebessümle sulamalı ve sevgiyle çapalamalıyız.


Odunpazarı Belediyesi her yıl 24 Kasım Öğretmenler Günü'ne bir kitapla katkıda bulunuyor. Bu kültür, sanat ve öğretmen dostu belediye, imkânların elverdiği ölçüde bir öğretmen külliyatı oluşturma gayreti taşıyor. Geçen yıl "Ben Öğretmenim Çocuklar" adlı öğretmen hikâyelerini bir kitap haline getirmişlerdi. Odunpazarı Belediyesi Yayınları arasında bu yıl da "Eğitime Adanmış Hayatlar" adlı bir kitap yayınlandı. Bu kıymetli kitabı değerli şair-yazar Mustafa Özçelik yayına hazırladı. Bu kitapla birlikte belediye bünyesinde yayınlanan öğretmenlikle ilgili beşinci kitap da kültürümüze kazandırıldı. Söz konusu bu kitap 'En iyi hediye kitaptır' anlayışıyla Öğretmenler Günü'nde eğitimcilere hediye edildi. Öğretmenler kendilerinden izler taşıyan bu kitapla mutlu oldular. "Eğitime Adanmış Hayatlar" iki bölümden oluşuyor. Kitabın ilk bölümünde Türkiye'nin yakından tanıdığı öğretmenlerin yaşam portreleri yer alıyor; ikinci bölümde ise çeşitli yazarların öğretmenlerini anlattığı anılar okuyucuların beğenisine sunuluyor. Bu yazılara örnek öğretmen portreleri de diyebiliriz. Bu hatıraları okuyanlar metinlerde kendilerinden ve çevrelerinden de izler bulabilecektir. Bu örnek hayatları okuyanlar öğretmenliğin zor olduğu kadar güzel ve kalıcı bir meslek olduğunu da göreceklerdir.

Şüphe yok ki eğitimin mümtaz şahsiyetleridir öğretmenler. Küçüğümüz, büyüğümüz onlardan derin izler taşıyor. "Eğitime Adanmış Hayatlar" kitabının editörü Mustafa Özçelik bu kıymetli kitabının Önsöz'ünde merhum Doç. Dr. Necla Pekolcay'ın ortaokul ve lise öğretmenlerini anlattığı yazısından bir sözünü alıntılayıp okuyucularının dikkatine sunuyor: "Eğitim çerçevesinde insana hem etki eden, hem de karakterinin şekillenmesinde, gelişmesini sağlayan ve aile fertlerinden sonra, hatta bazen önce gelen kişiler hocalardır, ilkokulda tek iken, ortaokulda derslerle beraber sayıları artan hocalardan bazıları bizleri fazla etkilemiş, bazıları da hafızamızda hiç iz bırakmadan gelip geçmişlerdir." Gerçekten de öyle değil midir? Bazı öğretmenlerimiz bize hem anne, hem de baba olmuşlardır. Bazıları da sadece derse girip çıkmışlardır. Elbette bunlar aynı olmayacaktır. Hafızamız bunları ayırt edecektir.

 
Amerikalı Eğitimci-Yazar Henry Van Dyke'nin öğretmenlerle ilgili şu sözlerini çok severim. Bu sözler Mustafa Özçelik tarafından da "Eğitime Adanmış Hayatlar" adlı kitabın ikinci bölümüne alınmıştır. Bu sözleri sizlerle paylaşmak istiyorum: "Meşhur pedagoglar yeni eğitim sistemleri kurarlar. Fakat bunları çocuklara nakleden, yol gösteren meçhul öğretmendir. Karanlıkta yaşar ve güçlüklere gönül rızasıyla katlanır. Onun kapısı önünde arabalar beklemez, mızıkalar çalmaz, ona madalyalar verilmez. O, karanlıkların hududunda nöbet bekleyerek cehalet ve cinnetlerin siperlerine hücum eder. Vazifesinde sabırlıdır, uyuşuklara hareket, uysallara cesaret, muvazenesizlere istikamet verir. Öğrenme aşkını ve ruhundaki hazinelerini öğrencileriyle paylaşır. Gelecek yıllarda bizzat kendi yollarını da aydınlatarak ona haz verecek olan pek çok meşaleler ateşler. Onun mükâfatı budur." 
"Eğitime Adanmış Hayatlar" kitabı canlı hayat hikâyeleriyle dolu bir eser… Yaşananlar anlatıldığı için gönlümüzde sımsıcak bir hava estiriyor. Kitaptaki hatıraların sahipleri, öğretmenlerinin unutamadıkları yönlerini nakış nakış işlemişler satırlara. Böylece öğretmenlerine olan vefa borçlarını da bir şekilde ödeyerek manevî huzura ermişler. Bu hatıraların öğretmenliğinin baharında olan genç eğitimcilere de yol göstereceği muhakkaktır.
Kitaplar vardır ruhumuzu ısıtır. Mustafa Özçelik tarafından hazırlanarak öğretmenlere sunulan "Eğitime Adanmış Hayatlar" kitabı da bunlardan biri. Kitabı okumaya başladığınızda kolay kolay elinizden atamıyorsunuz. Çünkü her bir hatıradan alacağımız dersler ve örnek davranışlar var. Bu hatıralarda öğretmenlerin bilgilerinden çok, insanî yanlarına değinilmiştir. Özellikle günümüzde öğretmenin görevi bilgi aktarmak değil, öğrencilere duygudaşlık etmektir. Çünkü günümüzde bilgiye ulaşmak düne nazaran çok daha kolaylaşmıştır.
Kitabın başında edebiyatımızda mümtaz bir yer edinmiş yazarlarımızın hatıralarına yer verilmiştir. Araştırmacı-Yazar Mustafa Özçelik, bunlardan biri olan Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun "Hocamız Ahmet Haşim" adlı hatırasıyla başlamış kitabına. Daha sonra Ahmet Hamdi Tanpınar'ın kaleminden "Hocam Yahya Kemal" adlı nefis bir yazı okuyucuyu selamlıyor. Onu Ahmet Haşim'in "Edebiyat Öğretmenim Ahmet Hikmet" adlı yazısı takip ediyor. Daha sonra Mehmet Çavuşoğlu 'Ali Nihat Tarlan'ı, Fatma Çiçek Derman 'Süheyl Ünver'i, Ahmet Güner Sayar 'Sabri Ülgener'i, Cemal Kurnaz 'Amil Çelebioğlu'nu, Abdullah Uçman 'Mehmet Kaplan'ı, Berke Vardar 'Cemil Meriç'i, Talat Sait Halman 'Nureddin Topçu'yu, Hikmet İlaydın 'Abdülbaki Gölpınarlı'yı, Mustafa İsen 'Orhan Okay'ı, Birol Emil 'Orhan Şaik Gökyay'ı, Tekin Uğurel 'Samiha Ayverdi'yi, Nazif Gürdoğan 'Cevat Ülger'i, Ebru Şenocak 'Esma Şimşek'i, Veysel Şahin 'Ramazan Korkmaz'ı, Bayram Yüksel 'Nazik Erik'i anlatıyor anılarında. Daha sonra kitabın ikinci bölümünde Ali Çolak, Bilal Kemikli, Cumali Ünaldı Hasannebioğlu, Sadık Yalsızuçanlar, Aliye Çınar, A. Haydar Haksal, M.Said Türkoğlu, Mehmet Aycı, Mesut Doğan, Hüseyin Kaya, Hasan Akçay, Erdoğan Boz, Tacettin Şimşek, İsmail Karakurt, Abdullah Harmancı, Adem Turan, Cevat Akkanat, Zümrüt Sönmez, Mehmet Nuri Yardım, Muhsin İlyas Subaşı, Mustafa Uçurum, Duran Çetin, Recep Şükrü Güngör, Erbay Kücet, Murat Soyak, Mehmet Kurtoğlu, M.Nihat Malkoç, Teslime(Bakırhan) Duman, Mehmet Külahlıoğlu gibi yazarların birbirinden güzel hatıralarına yer veriliyor.
Kitabın başında Odunpazarı Belediye Başkanı Burhan Sakallı'nın öğretmenlerimize yönelik kısa bir giriş yazısı yer alıyor. Sakallı, söz konusu yazısında eğitim ve öğretim sistemimizin temel taşı olan öğretmenlerimizin kıymetini teslim ediyor. Onun şu ifadelerine katılmamak mümkün değil: "Onlar ki yeni neslin mimarlarıdırlar. Fedakârlık anıtlarıdırlar. Bilge insanlardır. Namsız, nişansız gönüllü hizmet erleridir. Hepimiz onların bilgi ve irfanıyla yetiştik ve bugünlere geldik. Bireysel ve toplumsal aydınlanma onların sayesinde gerçekleşti."
"Eğitime Adanmış Hayatlar" kitabı 240 sayfadan oluşuyor. Birinci hamur kâğıda basılmış olan kitabın kapağı da anlamlı. Kitapta birbirinden nefis 47 özgün metin bulunuyor. Kitaptaki metinlerin bir kısmı değişik kaynaklardan derlendi; bir kısmı da tabir caizse yaşayan yazarlara sipariş edildi. Yaşayan yazarlar unutamadıkları öğretmenlerini bu kitap için kelimelerle ifade etmeye çalıştılar. Bu hatıralar belki de ilk kez bu kitapla okuyucu karşısına çıkıyor.
Kaynaklardan derlenen metinlerin nerden alındığı özellikle belirtildi. Bunun yanında metin başlarında hatıra yazarlarının hayatları hakkında kısa açıklamalarda bulunuldu.
Öğretmenleri hep muma benzetirler. Yandıkça aydınlatan, aydınlattıkça yok olan mumlara... Oysa öğretmen hiçbir zaman azalmaz ve yok olmaz. Daima büyür ve varlığını yetiştirdiği nesillerin yüreğinde büyüterek devam ettirir. Kitabın birinci bölümünün giriş kısmında Fatih Murat Seferbeyoğlu'nun bu konudaki kısa ama çok anlamlı değerlendirmesini dikkatlerinize sunuyorum: "Öğretmen bir mum gibidir." denmiştir hep. Yani aydınlatan ama aydınlattıkça yok olan. Yanılgıdır bu. Evet, aydınlatmaktır öğretmen olmak ama aydınlattıkça yok olmak değildir. Aydınlattığınız her beyinde çoğalmak, boğduğunuz her karanlıkta bahar toprağı olmaktır. Bereketli ve doğurgan bir bahar toprağı... Verdiğiniz her bilgi cemre olup düşmüştür zemheri ayazının üstüne ve toprak sıcaktır, su sıcak, hava sıcaktır artık. Dallar meyveye durmuştur gayrı... Nasıl yok olduğunuz söylenebilir? Şimdi varsınızdır asıl. Büyüyen her fidanda, açılan her goncada renginiz, kokunuz vardır çünkü. Yetiştirdiğiniz her öğrenci sizin renginizi, sizin kokunuzu taşıyarak çoğalır Anadolu'da."
"Eğitime Adanmış Hayatlar" kitabının yazarı Mustafa Özçelik'i yürekten kutluyorum.

Ayvakti Dergisi / Ocak-Şubat 2009 Sayısı
M.Nihat Malkoç





Cevat Ülger Vesilesiyle

Geçtiğimiz günlerde vefat eden, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun kıymet hükmüyle “Üstad” Mimar Turgut Cansever hakkında kaleme almayı planladığımız bir makaleydi aslında bu. Ancak, “mimarî” bahsinde ruh dünyamız bakımından “çığır açıcı” kıymeti takdir edilmesi gereken ve adı sanı “unutturulmaya” yüz tutmuş bir “dev”, bir “dahi” daha vardı ki, öncelikle onu yâdetme ve yetersiz de olsa vefâ gösterme borcu hissettik. Bir başka deyişle, ülkemizde “yeni” bir sanat ve mimarî geleneği tesis edilecekse yahut daha doğru bir ifadeyle, “kadîm” sanat ve mimarî geleneğimize “yeni” bir ruh ve anlayışla ve “yepyeni” bir halka olarak eklenilecekse, bu bahiste mümtaz bir “öncü”yü zikretmekle işe başlamak bize en doğru tutum olarak gözüktü. İşte, ülkemiz sanat ve mimarîsi için değerini ve “kimliğini” kendisinden öğrendiğimiz İBDA Mimarı’nın da hakkında yıllar önce bir eser neşrettiği, mimar, ressam ve karikatürist (ve daha birçok ünvanın da sahibi) Cevat Ülger’le başlamamıza vesile olan keyfiyet bu şekilde.

Cevat Ülger Kimdi?
 
Cevat Ülger üzerine Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun yazdığı ve 1985 yılında İBDA Yayınları arasından çıkmış “Ritmin Gücü ve Ritme Davet” adlı nâdide eser dışında, hatırladıklarımız ve rastladıklarımız arasında onun kimliğine dair yapılmış en güzel değerlendirmelerden biri, değerli yazar ve ilim adamı Nabi Avcı’ya âit. 6 Eylül 2002 tarihli Yeni Şafak Gazetesi’nde “Şu dünyayı eleklerden geçirsek...” başlıklı güzel makalesinde, şöyle yazıyor Avcı:
 
«Ebedî aleme 25 yıl önce bugün göçen Cevat Ülger, Milli Gazete'de "Karamehmedler" imzasıyla karikatür de çiziyordu. Yukarıdaki karikatür onun çizimlerinden...  
 
"Şu dünyayı eleklerden geçirsek", memleketin -resmî, özel- bütün okullarını, kolejlerini tarasak, öğrencilerine "Eğer canınız şimdi resim yapmak istemiyorsa Tom Miks, Teksas okuyabilirsiniz" diyecek; onlara Lagarî Hasan Çelebi'den, Hezarfen Ahmed Çelebi'den, Levnî'den, Paul Klee'den, Braque'dan, Kel Aliço'dan, Sezai Karakoç'tan, Mimar Sinan'dan, Sadullah Ağa'dan, Gandhi'den, Kierkegaard'dan, Dokuzuncu Senfoni'den, Balıkesir Pamukçuköy Bengisi'nden ve kimbilir daha nelerden nelerden, hem de onların anlayacağı şekilde, hem de hepsini ağzının içine baktırarak bahsedebilecek bir tane, ilaç için bir tane öğretmen ("ne öğretmeni, muallim!") bulabilir miyiz?  
 
Tuvalde başladığı "nonfigüratif" macerayı, evindeki dokuma tezgahında halılara, kilimlere taşıyan; ıskarta malzemelerden çocuk oyuncakları yapan; giydiği ceketin, gömleğin, ayakkabının modelini kendisi çizen; bağlama çalan; sadalı bir kubbe görünce aşka gelip gülbank çeken; okula motosikletle gelip giden nalbant bıyıklı bir "resim öğretmeni" bulabilir miyiz?
 
Herhalde bulamayız...  
 
Zaten o zamanlar da, ondan başka bulunamazdı.  
 
Nitekim Milli Eğitim Bakanlığı da Eskişehir Maarif Koleji'nde böyle bir "öğretmen" olduğunu duyar duymaz kendine yakışan tepkiyi göstermekte gecikmemiş ve bu "imalat hatası"nı derhal öğretmenlikten ihraç etmişti...  
 
O da ne yaptı biliyor musunuz?
 
Gidip DGSA Mimarlık Yüksek Okulu'na kaydoldu ve 1975 yılında "diplomalı mimar çıktı".
Kırkiki yaşındaydı.  
 
Artık projelerini çizdiği camiler için "imzacı mimar" aramak zorunda kalmayacak, Cami Yaptırma ve Yaşatma Derneği başkan ve idare heyeti azalarına lâleden de alem olabileceğini anlatabilmek için daha az dil dökecek, bazı "na-mütenasib" levhaları ortadan kaldırmak için teatral sakarlıklara müracaat etmeyecekti.  
 
Bu arada Milli Gazete'de de "Karamehmedler" imzasiyle karikatürler çiziyordu.
 
6 Eylül 1977'de Rahmet'e kavuştu...
 
Kırkdört yaşındaydı…
 
Allah gani gani rahmet eylesin.
 
Mekanı cennet olsun.»  
 
Büyük mimarı böyle yâdediyor sevgili Nabi Avcı. Bize de, böyle bir “giriş” vesilesiyle daha iyi anlaşılmasını arzu ettiğimiz, İBDA Mimarı’nın mezkûr eserindeki şu Cevat Ülger portresinin mânâsı üzerinde dikkatle durup düşünmek düşüyor:
 
«Mimarî merkezi etrafında, ressam, karikatürist, Ankara Radyosu Bağlama Takımında çalacak kadar müzik kültürü olan, Klasik müziğimiz ve Batı Klasik müziğinde ergin bir zevk sahibi olarak bana tefekkürde malzeme verecek kadar çarpıcı hükümler sahibi bulunan, çocuk psikolojisini derinden sezen ve kültür emperyalizmi bahsinde hiç kimsenin göremediklerini görüveren, otururken, susarken, konuşurken ve bütün aleladelikler içinde gören göze varlığıyla mesaj veren… Mühendislikten makineye, çocuk oyuncaklarından halı dokumaya kadar geniş ilgi sahası. Fikirde, en kesin hükümleri bile, elinin tersiyle ve çoğu zaman farkında olmadan deviriveren bir mizaç. Ve taşla ahenk kurucu olma sıfatından olsa gerek, ahenk keyfiyetini en çarpıcı bir zevk seviyesinden tadarak bir anda değer biçen… Bu yüzden Divan şiirimizin ustalarından okuduğu şiirlerin nasıl ruhunuza sindiğini, cereyan veriliyormuşcasına duyardınız. Benim şiir kumaşımda müthiş uyarıcı etkisi, onun duyarak bu okuyuşundan olmuştur! Kendi yaşıtlarından başlayarak gelen “çocuk sanatkârlar” keyfiyetinin karikatürize edilişi de, bendeki en büyük etkilerinden! İşte adam, işte adamcıklar! Hele onun dil hassasiyeti…  
 
Ruhumu Necib Fazıl’da bulduysam, “plâstisite” zevkini, heyecanını ve davasını onunla idrak ettim!»

“Ritmin Gücü ve Ritme Davet”
 
Cevat Ülger’in sanat, sanatlar ve kendi sanatı (başta mimarî ve resim) üzerine yaptığı değerlendirmelerde dikkati çeken başlıca unsurun, ondaki “ritm” tutkusu olduğu söylenebilir. “Ritm”, zaman içindeki “ölçülü” akış ve “âhenkli” hareket mânâlarına gelen bir kavram. İnsan faaliyetlerini sezgi-duygu, düşünce ve iradî davranışlar olarak üç merkezî noktada toplayabildiğimize nazaran, bunların her birinin “zirve” şahsiyetleri olarak, sezgi ve duyguda “sanatkâr”ın olduğu kadar, düşüncede “fikir ve ilim adamı”nın veya iradî davranışlarda “aksiyon kahramanı”nın, yani aslında tüm insanlığın duyduğu “nizam” aşkı, ihtiyacı ve zorunluluğunu da görüyoruz burada. Çünkü “nizam” da, ölçü ve ölçülü hareket demek aynı zamanda.  
 
“Nizam” ve “nizam aşkı”, “ölçüsüz-rastgele” davranışlarda bulunmaya değil de, belli bir esasî “ölçü” merkezinde toplanma, düzenlenme ve yayılmaya nişâne bir haslet, hasret, hareket ve biçim ifadesi. “Bir” asılda, merkezde ve kökte toplanıp, kademe kademe ve âhenkli biçimde zamana-mekâna yayılma ifadesi. “İç”le irtibatını kaybetmeksizin, âhenkli ve düzenli biçimde “dış”a açılmanın veya böyle bir düzenli “gel-git” seyrinde hep “iç”te toplanmanın ifadesi. Özetle, nizam ve intizam içindeki “akış” ifade yahut iradesidir “ritm”.  
 
Hemen anlaşılacağı yahut anlaşılması gerektiği üzere, varlık ve oluş kabilinden ne varsa, kâinatın her unsuruna nakşedilmiş kuşatıcı bir “Nizam”ın İNSAN nezdindeki ifadesidir bu aynı zamanda: Tüm yollar O’nun tahtına çıkar, O’nun cezbesine tutulmuşcasına herkes ve her şey O’nu arar, O’na akar. İçimizde duyduğumuz, dışımızda gördüğümüz ve hem içimizde hem dışımızda aradığımız “nizam”, O’na duyduğumuz ihtiyaç ve iştiyakın tercümesi aslında. Allahsız bile bir “tabiat nizamı”ndan bahsedip, “tabiat kanunları”nı arıyor ya! “Kanun” da ölçü demek oysa. İnsanoğlu, herkes ve her şey için takdir edilen “hüküm” ve “hikmet”in arayışında.  
 
Aynı çizgide, akıp giden zamanın içinden “zamanüstü”ne, gelip geçici olandan “solmaz ve pörsümez olan”a sıçrama ve hep “Mutlak Varlık”la irtibatlı yaşama isteği, bizim “var olma ve var kalma” isteğimizdir. Buysa, duyarken, düşünürken ve iradî davranışlarda bulunurken, kendimizi rastgele akışa bırakmak ve rastgele davranmak yerine, niçin daima “kendimizi aşma” ve bizi aşan bir “ölçü”ye uygun davranma şevk ve zorunluluğu hissettiğimizin cevabını verici. Ancak bizi aşan, bizi kuşatan ve hayatımıza nizam veren esasî bir “ölçü”ye ve bunun kademeleşmesi hâlindeki “ölçüler nizamı”na bağlı yaşadığımızda gerçekten mutlu oluyoruz. Bizi bize gösteren bir “ayna” gibi, herkeste ve her şeyde bu “ölçüler nizamı”nın ifadesini gördüğümüzde gerçekten mutlu oluyoruz. Kısaca ve uzatmadan, herkeste, her şeyde ve her yerde, “nizam” veya “ritm”i arıyor, “nizam” veya “ritm”i özlüyoruz. Mayamız bu, kaderimiz bu, varoluş zevk ve mesuliyetimiz bu. Ve yine “ölçü” mânâsına, “zorunluluk” derken kasdımız hep bu.  
 
Akışta nizam ve intizamsızlıksa bir “ritm bozukluğu”dur ki, sebebini dışarıda aramazdan evvel, kalbdeki “ritm bozukluğu”dur hâlli gereken. “İç”tir dışı tanzim eden ve “dış”tır içe tesir eden. “Nizam”ın olmadığı yerde, “içteki bozulma” dışa yansır, “dıştaki bozulma” daha da ifsad eder içi. Fert veya toplum, ev veya şehir, “kollektif nizamsızlık”…  
 
Demek ki, bizi “ritme davet” edip, bizden “ritmin gücü”nü idrak etmemizi taleb ederken, büyük usta Cevat Ülger’in sanat diliyle terennüm ettiği hakikat, “O’nun nizamına davet” ve “O’nun nizamının kudreti”ni idraktir esasında:
 
«Mimarînin, rengin, biçimin, sesin, edebiyatın “şair”lerini ritme davet ediyorum; ritmin gücüne… Ondan kaçış bize hiç de mühim şeyler kazandırmadı. Ama onunla içiçe olan devirlerin dev şaheserleri ortada. Ritmin sarhoş edici ve kendinden geçirici gücü içinde ortaya koyulacak şiirleri; edebiyatın, musikinin, biçimin, rengin, mimarînin şiirlerini bekliyoruz. Ve, şairleri davet ediyoruz…»

İçimizdeki ve Dışımızdaki Mimarî
 
“Komple sanatkâr” vasfını hâiz Cevat Ülger’in, sanatların tümünü “muhtelif malzeme ile yapılan biçimlerin şiiri” olarak nitelendirmesi çok çarpıcı ve son haddiyle ufuk açıcı. İBDA Mimarı’nın kaleme aldığı “Ritmin Gücü ve Ritme Davet” adlı eserde, şöyle sesleniyor büyük mimar:
 
«Sanatlarda birçok hareket noktaları olmakla beraber, asıl çıkışın ve hakimiyetin “estetik” olduğu besbellidir. Ve sanatların, güzelliğin ve estetiğin özü, acaba şiir midir? Resim, renk ve biçimlerin; heykel, madde ile biçimin; mimarî, mekânların şiiri… Ve hatta şiir, kelimelerin, şiirin şiiri mi? Bu mevzular alabildiğine açık… Biz de ne söylesek, hangisini kabul etsek olacaktır. Ve herhalde yukarıda şübheli bıraktığımız cümle, hakikate çok yakındır. Sanat, muhtelif malzeme ile yapılan biçimlerin şiiri olabilir.»  
 
Şiirin “öncü” bir “sanat dalı” olmasının yanı sıra, asıl müşahhaslardan mücerrede yükseltici, âlemdeki “çokluk” prangalarından kurtarıp “birlik” katına uçurucu ve mücerredin başdöndürücü zirvelerinin soluğunu ruhumuza doldurucu bir “idrak biçimi” de olduğu, yani bilinmezi kendi tarzıyla bildirici ve görünmezi kendi tarzıyla hissettirici bir “şiir idraki” yahut “zevken idrak” keyfiyetinin de ismi olduğu hatırda tutularak, “sanatların şiir merkezli birliği” bahsinde, işte Şair Mirzabeyoğlu’nun hükmü; “Şiir ve Sanat Hikemiyatı” adlı eserinden:
 
«Şiir dili… Güzel sanatlar, renk, ses, söz, hacim, buud, pırıltı ifadesi halinde her tecellisiyle şiirdir; ve şiir, Allah’ı arama gayesi peşinde bir iç âlem düzeni, kendisini temin eden unsur ve vasıfların kıvam noktasında “vukubulmuş” bir dildir!»  
 
Böylelikle, içimizdeki ve dışımızdaki mimarîyi nasıl temin edebileceğimizin, içimizi ve dışımızı nasıl mâmur edebileceğimizin yolu da aydınlanıyor: 
 
Herkeste, her şeyde ve her yerde yolları O’na çıkarıcı, her şeyiyle O’na bağlı ve her şeyi O’na bağlayıcı bir “şiir idraki”yle âlemşumûl bir “nizam” mimarîsini, tek bir unsuru hariçte bırakmayıcı bir “fert ve toplum nizamı”nı temin… Öyle bir “nizam” olacaktır ki bu, “birbirini birbirine gösterici sonsuz sayıda ayna” misâli, hem kendi içinde hem çevresindekilerle birlikte, herkes ve her şey “aynı” birlik ve bütünlükte eriyecek; yapılan her iş “şiir”, yapan herkes “şair” olarak, “aynı” merkezî “ölçü”nün yolverdiği “ölçüler manzûmesi” altında kaynaşıp kenetlenecektir. “Bir” kökte toplu gövde, dallar, yapraklar, çiçekler ve meyveler misâli…  
 
Ne var ki, yüzyıllardır mahrumuz bu âlemşumûl “şiir”den, bu “şiir idraki”nden, “mücessem şiir” hâlindeki âhenkli cemiyetten ve içli dışlı “şiir mimarîsi”nden. İç dünyamızın ritmi, dış dünyamızın şekli bozuk; ne evimizde, ne işimizde, ne okulumuzda, ne toplumumuzda ve tabiî ne de dünyamızda bir âhenk, bir huzur, bir nizam ve intizam var. Evde oturan kadar, evin bizzat kendisi biçimsiz. “Ev” güzel olsa, asıl “şehir” biçimsiz. “Çevre” desen, bir çöplük. Amerika’da yapılan ilmî bir araştırma, “çevre”nin kirli, binaların biçimsiz ve “çevre sâkinleri”nin ölçü tanımaz olduğu bir yerde, her türlü suç ve nizamsızlığın bulaşıcı bir hastalık gibi sirayet ettiğini isbatlıyor. İçli dışlı yaygın ve salgın “nizamsızlık” ki, işte insanımızın, toplumumuzun, çağımızın ürkütücü fotoğrafı.  
 
Şu hâlde gereken belli: İnsanlığı, “öncü ve kurucu” şairlerin izinde, yaradılış gayesine ve yaratıcısının kudretine, şiire ve şiirin gücüne, ritme ve ritmin gücüne davet ederek, her bir ferdi kendi işinin ritmini tutturmuş, kendi işinin “bütün”le âhengini kurmuş birer “şair-sanatkâr” kılmak. Burada “mimarî”, iç ve dışı aynı “bütün”de kaynaştırıcı, birbirinin aynı ve birbirini tamamlayıcı kılıcı bir “sembol”dür ki, için dışı tanzimi ve dışın içe tesiriyle, maddî manevî tüm iş, oluş, eser ve verim şubelerini kuşatıcı bir “remz”dir nazarımızda. İdealimiz, tek bir ferdin kalbinden dünya insanlığının ruhuna, evimizin mimarîsinden şehrimizin cadde ve binalarına, şehrin altyapısından yeryüzünün tüm bir müşahhas dokusuna uzanan bir “cihan nizamı”dır; “yeni dünya mimarîsi” veya “yeni dünya düzeni”dir.  
 
“Büyük Doğu-İBDA ideolocyası” dediğimiz, zaten başka nedir; İBDA Mimarı’nın ifadesiyle:
“Ferdin ve toplumun inşaındaki bütün esasları veren fikirler manzumesi.”  
 
Tam bu noktada ritmin bizce asıl mânâsı billurlaşıyor ki, bir şeyin yeniden “inşaı”, hiçbir ölçü endaze tanımaz bir “yenilik garabeti” değil, bizi “biz” yapan “belli ölçü ve kalıblar”ın, zamanın “akış”ı içinde, yeni zaman-mekan şartları dikkate alınarak, hâlihazırdaki imkanlar kullanılarak, yeni biçimlere ruhen sindirilmesi, aynada “kendimizi tanıyacağımız tarzda” şeklen hatırlatılması ve ruhsuz bir kabuğun tekrarı değil de, canlı bir bünyenin yaşatılması meâlince geleceğe taşınmasıdır.
Şekil itibariyle hiç kimse, ebediyen “gençliğindeki” insan olarak kalamaz. Buna rağmen, gençlik hâlini bildiğimiz bir insanı, en olgun çağında dahi “ilk bakışta” tanırız, o da aynada “hemen” tanır kendini. Öyleyse bize, baktığımızda “kendimizi tanıyamadığımız”, yüzyıllardır fecaatini yaşadığımız ve bizi bize “yabancılaştıran” kirli, puslu ve kırık aynalar değil, ruhta ve maddede, evde ve sokakta, her fertte ve her yerde, bizi en yeni hâlimizle bize gösteren berrak ve muntazam aynalar lâzım, böyle bir mimarî ve böylesi mimarlar lâzım. Büyük mimar Cevat Ülger’in, kendi uzmanlık sahasında çok sayıda eserle isbatçısı olduğu gibi:
 
“Bin yıldan fazla tarihî tekâmülünü çok iyi bilen, bununla beraber dünya mimarîsinin bugünkü durumunu, hatta yarın alabileceği şekli çok iyi bilen, modern betonarmeyi ve bütün inşaat tekniklerini çok iyi bilen, tarihî Müslüman Anadolu mimarî unsurlarını devrin tekniği ile birleştirecek, idealist, kabiliyetli mimarlar…”  
 
“Yapmalı, etmeli” tarzında bir ömür aynı yerde dönüp duran kifâyetsizlerden olmayan ve rüyasını “60’tan fazla” esere nakşeden Cevat Ülger’in mimarî geleneğimizdeki “öncü” mevkii, “Türk Mimarîsi” mevzulu akademik bir metinde şöyle zikrediliyor: 
 
«Mimar Cevat Ülger ise projelerini her yönüyle klasik özelliklere sahip olarak hazırladığı Kayseri'de Bürüngüz, Eskişehir'de Reşadiye ve Tepebaşı camileriyle İstanbul'daki Küçüksu camilerinde aynı zamanda ananevî-geleneksel inşa tekniklerini kullanmış, detaylarda ise sağlamlık ve ekonomik olma gibi özellikleri sebebiyle çağdaş malzeme ve tekniklerden de faydalanmıştır.»  
Ruhu şâd olsun.

Aylık Dergisi, Nisan 2009










İslami Kesimin Salvador Dali'si Var mı?

Vakit Gazetesi muhabiri Ahmet Can, ünlü karikatürist Yalçın Turgut balaban ile söyleşti. İslami kesimin kültür sanat çerçevesinden ilginç bir sohbet ortaya çıktı. Neler soruldu, ne cevaplar verildi?

- Bugüne kadar bize yutturulan, belden aşağı, cıvık sanat anlayışımızı yıkacak yeni İslâmî patlamalara ihtiyaç var mı? Sanatın ölçüsü İslâm'da nedir? Sanatın ölçüsü İslâm'da nedir?
- Sanat dediğimiz olay; fikrî ve ruhî birikimin, farklı yaradılışlar tarafından belli malzemeler kullanılarak ifadelendirilmesidir. Dolayısıyla, fikrî ve ruhî birikimi belli bir kapta toplanmış ve bu kapta kesinlikle yerli malı olmayan kişilerin ve yapıların ortaya koyacakları eser de, kullanacakları malzeme de "biz" olmadığı için, ortaya bu tip taklidin taklidi, sanatın karikatürü şeylerin çıkması kaçınılmaz.

-Türk aydını batıdan icazetli ve kompleksli mi demek istiyorsunuz?
- Evet... Türk aydını korkaktır, komplekslidir. Batı hayranlığı yoğundur. Olumsuzlukların kökünü kendi değerlerimizde görme yanlışıyla birlikte başlayan her konudaki taklit olayı. Bu durum, sanatla ilgilenen ve kendilerine sanatçı denilen kişileri de etkilemiş. Ve bu adamlar, ruh ve fikir birikimlerini, ellerindeki malzemeye kullandıkları enstrümana göre taklit üzerine kurmuşlar ve bugüne kadar da böyle gelmiş. Meselâ, Türk resimlerinden hiç bahsedilmez. Neden?

- Salvador Dali'nin karşılığı var mıdır İslâmî kesimde?
- Şu dönemde böyle bir şey mümkün değil.

- Rembaud'un, Dali'nin, Goya'nın karşılığının İslâm kültüründe yetişmemesinin sebebi nedir? Akıl İslâmcıları, “Gazali ilmin önünü kapattı. Sanatın, felsefenin haram olduğunu öne sürdü” diyorlar. Resim, İslâmî kesimde reddedildiğinden dolayı mı bir ilerleme kaydedemedi?
- Öncelikle resimden kastın ne olduğu üzerinde duralım. Resim dendiğinde, çok uzun süre yine batının etkisiyle, yaratılmış olanların birebir kopyası mevzubahis. Klâsiklerden bugüne gelecek olursak, yaratılanları belli bir malzemeyle biçimlendirme, yani kısacası fotoğraf çekme olayı resim olarak yerleşmiş. Halbuki resim bu değil.

- Nedir o halde?
- Picasso'yla başlayan soyut resim olayı her şeyi yıktı. Fakat Picasso, ölümüne yakın başucundaki hat örneğini işaret ederek, "Her şeyi yaptım, ama böyle bir sanatın estetiğine yaklaşamadım bile" diye gıptayla bakmıştır. Soyut resim şahikası bütün tabularını, kurallarını yıkarak söylüyor bunu. Bunlar bizim insanımız için yabancı tabiî... Bizim sanatçı dediğimiz zümre, eğitimini aldığı dönemdeki, içinde yaşadığı çağdaki akımların kopyalarını, "gibi"sini yapmakla meşgul.
Çünkü özünü kurcalaması mümkün değil. Orijinalini yapan kişi, kendi özünün, kendi birikiminin malzemeye, tuvale aksetmesini sağlıyor. Ama seninkinde öyle bir durum yok. Bal kavanozunu dışardan yalamaya benzer bu. Dolayısıyla dünyada Türk resmi diye bir şey yok.

- Peki, siz rüyalarınızı resmetmeyi düşündünüz mü? Bir sabah uyandığınızda, böyle bir düşünceye kapıldınız mı? Bu tarzda soyut çalışmalarınız var mı?
- Soyut çalışmalarım var... Çok ilginç bir kibrit çalışmam var. O sadece evimin salonunu süslüyor. Sadece ben ve ziyaretime gelen eş-dost, üzerinde konuşabilme imkânı buluyor. Dünyaya kapalı şu anda yani. Ve o çalışma gerçek rüyanın iç içe geçtiği ve bizi şekillendiren son yüzyılımızın fotoğrafı diyebileceğimiz bir çalışma. Belki vefatımdan sonra, belki de başka bir vesileyle daha geniş kitleler de onu görme imkânı bulur. Ama o, bana ait bir şey yani...

- Vakit Gazetesi ve Cuma Dergisi’ndeki karikatürlerinizden de tanıyoruz sizi. Güncel karikatür çizenlerden beğendiğiniz bir karikatürist var mı?
- Basılı medyada her gün tüketilen tarzda karikatürleri konuşacak olursak, çok takdir ettiğim ve sevdiğim, Türkiye'nin sayılı karikatüristlerinden Salih Memecan vardır. Güncel karikatürün yüzde yüzde hakkını veren bir üstaddır. Karikatür sanatının o olup olmadığına gelince; karikatür sanatı apayrı bir şeydir. Benim de 70'lerde başlayan maceram... Millî Gazete'nin çıkışıyla birlikte yayın kurulunda yer almam...

- İlk karikatürünüz nerede yayınlanmıştı?
- ‘Yeşilay’ dergisinde yayınlanmıştı. 1968-69 yıllarıydı galiba. Daha sonra Millî Gazete'yi çıkaran kadronun içinde bulundum. Millî Gazete'de birinci sayfa karikatürleri. Ardından Yeni Devir'i yayına hazırlayan kurul içindeydim. Ve Yeni Devir'deki birinci sayfa karikatürleri... Bu arada yer yer bantlar oldu. Sonra bildiğiniz gibi Cuma Dergisi... Vakit Gazetesi...

- Kaç yıldır çiziyorsunuz?
- Kırk seneye yakın. Ben karikatürü, düşüncemi, inancımı, yansıtarak kitlelere ulaştıracak bir vasıta olarak gördüm. Bu arada; gerçekten karikatür diyebileceğim karikatürlerimi de birkaç defa sergileme imkânım oldu. Fakat maalesef sergilediğim eserlerin hiçbirinin orijinali şu anda elimde değil. Sergiye davetli olan arkadaşlarım tarafından alınıp, onların koleksiyonuna dahil oldu. Burada tek bir kârım oldu. Onlardan izin almak suretiyle sergilediğim eserlerin slaytlarını çekmiştim. Ve bundan on sene önce öğrencilerim bu sergilerden alınan slaytları bir araya getirerek, "Yalçın Turgut Balaban Albümü" adı altında karikatürlerimi neşrettiler. Ancak o şekilde benim de karikatürlerimi kütüphaneye koyabilme şansım oldu. Benim gerçek karikatürlerim onlar.

- Türkiye'de gerçek karikatürün oluşturulması doğrultusunda okul görevi gören bir misyona sahip bir yer oldu mu?
- 85'te Doğuş Grubu adı altında bir sanat grubu oluşturdum. 20 küsur mevcudu olan bir gruptu. Ve bu grupla, 87'de Cağaoğlu'nda Doğuş Grubu Sergisi adı altında bir karma sergi açtık. Hiç unutmuyorum. Oğuz Aral, Tekin Aral sağdı o zaman. Gırgır'ın, Fırt'ın en cafcaflı dönemi... Tabiî ki Cağaloğlu'nun göbeğinde böyle bir sergi açıldığını duyunca gezmeye gelmişler. Ben de o sırada orada bulunuyordum. Bir eğlenme duygusu ve istihza ile geldiler. Çünkü karikatürde, bütün sanatlarda olduğu gibi, sanatın kendi tekelinde olduğunu vehmeden bir zümre vardır. Tatbikatta buna hak verilebilir. Fakat çıkarken, geldiklerinin tam tersi bir yüz ifadesiyle çıktılar. Çünkü Doğuş Grubu’nun gençleri oradaydı ve muhteşem karikütürler vardı. Uzaktan takip ettim onları. Sordukları sorular, gençlerden aldıkları cevaplar, karikatür üzerine uzun konuşmalardan sonra epey buruk bir şekilde çıktıklarını gayet iyi hatırlıyorum. Gerçekten çok müthiş gençlerdi. Fakat biliyorsunuz, marifet iltifata tabidir.

- İslâmî dergilerden "Ustura" da tutmadı. Bu, kaliteli espriye toplumun alışkın olmayışıyla alâkalı olabilir mi?
- Camiamızda sanata, özellikle görsel sanatlara karşı bir uzaklık, soğukluk, bir ilgisizlik ve dile yabancı olmanın getirdiği bir yabancılık var. O yüzden..

- Bu olay şununla ilgili olabilir mi? İlk çağlardan itibaren insanın genetik kodlarının, bilincini oluşturduğu söylenir. Türk toplumunun da kökenine indiğimiz zaman, feodal ve göçebe bir hayat yaşadıklarını görüyoruz. Bir resimleme yok zihinlerinde. Müslüman toplumlar olarak bakmayalım olaya... Çünkü İslâm toplumu olarak baktığımız zaman, İran'da veya Arap yarımadasının bir bölümünde ciddi ressamlar çıkabiliyor. Ama, özellikle Türkiye'de çok iddialı, dünyaya ismini duyurmuş farklı bir ressamı veya bir karikatüristi göremiyoruz. Daha çok yazıya ve şiire mi yatkınız?
-Hayır, hayır... Tam tersi... Resim sanatında doruk noktası diyebileceğimiz eserler var. Bu, resimden ne anladığımıza bağlı. Biraz evvel bahsettim. Hat sanatının zirvesi Türklerdir, Osmanlı'dır.

- Suçun rengi nedir sizce? Ya da suçun rengi var mıdır?
- Neye göre suç? Kime göre suç? Genel kabul gören suçun rengi benim için bembeyazdır.

- “Herkesin suçlu olduğu bir toplumda tek bir suç vardır, o da kendini yakalatmaktır” diyor ismini zikredip reklamını yapmak istemediğim bir yazar. Sanatçı, kendini yakalatmaktan korkan adam mıdır? Ya da ne olmalıdır?
- Aslında tam tersi. Sanatçı kendini ele veren, kitlelere kendini itiraf eden kişidir.

- Lautréamont, 20'li yaşlarda bir kitap yazıyor ve 22 yaşında ölüyor. Hayatta iken kitabını bir yayıncıya götürmüyor. Öldükten elli yıl sonra yazdıkları bulunuyor. Andre Gide'in "Dünya Edebiyatının Devi" dediği bir yazar... Bunun gibi kendini hayatları boyunca gizlemiş başka yazarlar da var. Bu büyük sanatçıların gizlenmesine ne diyorsunuz?
- Bence bu tamamen mizaçla ilgili bir şey. İnsan sanatçı olmayı istemekle sanatçı olamaz. Sanat okulları yılda yüzlerce mezun vermesine rağmen, sayılı sanatçımız var. Sanatçılar özel yaratılmış insanlardır. Onlara bu güzellikler Allah tarafından özel olarak bahşedilmiştir. Özel insanın da özel mizacı olur elbette.

- Türkiye'deki Marksistler sanatı bizden daha mı iyi kullanıyor?
- Sanat dünyasından bahsedecek olursak, tabiî ki su başlarını tutmuş durumdalar. Ve neredeyse tekellerinde gibi... Bunu da şu şekilde kullanıyorlar. Kendileri gibi olmayan, kendileri gibi düşünmeyen ve kendileri gibi bir sanat anlayışına sahip olmayan kişileri tecrid ederek ve kendi insanlarını belli yerlere taşıyarak alkışlayıp, sergileyip yükseltiyorlar. Bunun dışında, ‘Fikirlerini kitlelere aksettirme noktasında başarıları nedir’ diye sorarsan; bu gayet açık... Kendileri çalıp kendileri oynayan, kendileri söyleyip, kendileri dinleyen bir durumdalar. Bir zümre var ve bu zümrenin çevresinde dönüyor olay.

- Ünlü Sosyolog Le Bon diyor ki; kitlenin ahlâkı yoktur. Kitlenin ahlâkı güçlüden yanadır. Güçlü ahlâksızca, güçsüz onu ahlâk sanır. Yani, ‘Kitle her zaman biat edendir’ diyor. Böyle olduğu için de kitlenin yazılı ve görsel basınla iğdiş edildiği, beyinlerin kirletildiği bu dönemde herkese ‘dur’ diyecek büyük bir sanatçının işaretlerini nasıl görebiliriz? Öncelikle ne oluşması gerekiyor? Topyekûn sanatı görebileceğimiz bir oluşum var mı? Yoksa, bu söylediğim tamamen hayal gibi mi görünüyor?
- Mutlak surette bunun olacağına ve 21. yüzyılda “şaşmaz pörsümez yeni”nin soluğunun vuracağına inanıyorum.. Şuna da inanıyorum ki; bu vasıflara sahip sanatçılar, “bütün fikri” örgüleştiren Büyük Doğu-İbda çizgisinden çıkacak. Çünkü olay bir birikim, bir potansiyel meselesidir. Sanatın tekniği kurslarla öğrenilebilir, ama teknik bilgi sahibi olmak kişiyi sanatçı değil “uygulamacı” yapar. Bir inancın fikrin bünyesinde irfan haline geldiği sanatçı kuşandığı ruhun diyalektiğini eserinden tüttürerek, içten dışa, ruhların ve toplumun yolunu açar ve ışık tutar.

- Sanatta prim kaybetmek, politikanın girizgâhında şaha kalkmak anlamına gelir mi? Çünkü sanatla ilgilenen bazı insanların daha sonra politikacı olduğunu ve bu kulvarda hızla ilerlediklerini gördük...
- Gerçek anlamda sanatçı, sanatının ona getirmiş olduğu ismi, şöhreti politik basamaklarda kullanacak yapıya sahip değildir. Sanatçılık apayrı bir şeydir. Rahmetli hocam Cevat Ülger'in sağ olup bugünkü nesle, sanatçının, sancılı bir fikir adamının ne olduğunu model olarak gösterebilme şansım olmasını çok isterdim.

- Mevlâna'nın deyimiyle, idrara ayak basan sineğin, bastığı yeri derya sanması misalinden abuk sabuk 'şey'lere sanat adını veren sanatçı(!)lar var. Bunlara ne dersiniz?
- Bu, sosyete meselesi... Oluşmuş, oluşturulmuş bir sosyetenin kendi içinde zuhur edenleri alkışlama stili... Şebekler ordunun cılız sesi yani.

- Bunu, bilinçaltındaki bozuklukların su yüzüne çıkışı gibi görebilir miyiz?
- Ben, elimdeki malzemeye aklımdan geçenleri söyletirim. Bunun cevabı orada ortaya çıkıyor. İnancı, düşüncesi, karakteri, ruhu ne ise, insanlar bunu ürünlerinde, sanatında aksettirir. Bütün mesele bu... Sanat olup olmadığı tartışılır tabiî...

-Sanat, bir anlamda burjuvanın uğraşısı olmuyor mu? Onlara ait olmuyor mu? Sadece Türkiye'de değil, Fransa'da da durum böyle... Karnını doyurmak için resim çizen Picasso gibi... Yani sanat, aristokrasinn malı mı sizce?
- Sanat, aslında toplumun malıdır. Ama şunu söylemeliyiz ki; İtalya'da şehir devletçiklerinde saraylar, Fransa'da, Osmanlı'da, Emevi'de, Selçuklu'da saray, sanat, varlıklı kişilerin himayesindedir. Sanatın zirvesi dediğimiz şeyler, bu şekilde ortaya çıkmıştır. Bu, Batı'da da böyle, Doğu'da da... Başka çare yok.

Ahmet Can'ın röportajı - Pazartesi, 10 Mayıs 2010

Yalçı Turgut BALABAN - Vakit Gazetesi 





Cami Mimarı

Cevat Ülger. Namı diğer “Cami mimarı”.

Geçen gün adını bir çırpıda hatırlayamadım.. Aradan çok zaman mı geçti, ben mi yaşlandım bilmiyorum.. Ama “Cami mimarı” sıfatı, adından daha çok hafızamda iz bırakmış..


O bir “Cami mimarı”. Müslümanların “Allah’ın evi”nde kardeşçe kucaklaşması için manevi evcikler yaptı bize. Onu taş ve betonla elle tutulur hale getirdi.. Göğe minareler yükseltti.. Kelime-i tevhidi taşa, toprağa kazıdı..


Zaten bizim o zamanki sloganımız, “bizim” Abdurrahim Karakoç’un, “Hak yol İslam İslam Yazacağız” marşı değil mi idi? “Taşa, toprağa, suya / ‘hak yol İslam’ yazacağız”


Milli Gazete günlerinden tanıyorum Cevat ağabeyi.. Üsküdar’da sahilde denize bakıp çay içerken camilerin manevi ve sosyal mimarisi üzerine konuşuyorduk.. O günden beridir, hem bu konu üzerinden bir kitap çalışması yapmak istemişimdir aslında.

Bizim Yalçın Turgut’un karikatüristliği ondan miras kaldı biraz da..


Cevat Ülger düz, yalın, köşeli çizgilerle anlatırdı anlatacağını.. Mimardı ama karikatür de çiziyordu.. Mahlası “Karamehmedler”di..


Cevat ağabey şimdi aramızda değil ama kızıyla buluşuyor sık sık eşim, kızım.. Çocukları yaşıyor. İdealleri de..


Nabi Avcı onu şöyle tanıtır bir yazısında; “Tuvalde başladığı ‘nonfigüratif’ macerayı, evindeki dokuma tezgahında halılara, kilimlere taşıyan; ıskarta malzemelerden çocuk oyuncakları yapan; giydiği ceketin, gömleğin, ayakkabının modelini kendisi çizen; bağlama çalan; sadalı bir kubbe görünce aşka gelip gülbank çeken; okula motosikletle gelip giden nalbant bıyıklı bir ‘resim öğretmeni’ bulabilir miyiz? Herhalde bulamayız... Zaten o zamanlar da, ondan başka bulunamazdı. Nitekim Milli Eğitim Bakanlığı da Eskişehir Maarif Koleji’nde böyle bir ‘öğretmen’ olduğunu duyar duymaz kendine yakışan tepkiyi göstermekte gecikmemiş ve bu ‘imalat hatası’nı derhal öğretmenlikten ihraç etmişti... O da ne yaptı biliyor musunuz? Gidip DGSA Mimarlık Yüksek Okulu’na kaydoldu ve 1975 yılında ‘diplomalı mimar’ çıktı”.


6 Eylül 1977’den bugüne 33 yıl geçmiş.. Dünya sürgünü sona erip Şafak dediğinde, kırk iki yaşındaydı. O biyolojik yaşından daha uzun bir ömre sahip bugün.. Çocukları ondan daha yaşlı..

Bir başka tanığın, onun hakkında tanıklığı: “Mimarî merkezi etrafında, ressam, karikatürist, Ankara Radyosu Bağlama Takımında çalacak kadar müzik kültürü olan, Klasik müziğimiz ve Batı Klasik müziğinde ergin bir zevk sahibi olarak bana tefekkürde malzeme verecek kadar çarpıcı hükümler sahibi bulunan, çocuk psikolojisini derinden sezen ve kültür emperyalizmi bahsinde hiç kimsenin göremediklerini görüveren, otururken, susarken, konuşurken ve bütün aleladelikler içinde gören göze varlığıyla mesaj veren... Mühendislikten makineye, çocuk oyuncaklarından halı dokumaya kadar geniş ilgi sahası. Fikirde, en kesin hükümleri bile, elinin tersiyle ve çoğu zaman farkında olmadan deviriveren bir mizaç. Ve taşla ahenk kurucu olma sıfatından olsa gerek, ahenk keyfiyetini en çarpıcı bir zevk seviyesinden tadarak bir anda değer biçen... Bu yüzden Divan şiirimizin ustalarından okuduğu şiirlerin nasıl ruhunuza sindiğini, cereyan veriliyormuşcasına duyardınız. Benim şiir kumaşımda müthiş uyarıcı etkisi, onun duyarak bu okuyuşundan olmuştur! Kendi yaşıtlarından başlayarak gelen ‘çocuk sanatkârlar’ keyfiyetinin karikatürize edilişi de, bendeki en büyük etkilerinden! İşte adam, işte adamcıklar! Hele onun dil hassasiyeti.” (Salih Mirzabeyoğlu)


Diriliş dergisinin ilk sayısı Nisan 1960’da yayınlanır. Derginin yazı ailesinde Cevat Ülger de vardır.. Büyük Doğu, Diriliş gibi döneminin bütün kültür-yayın faaliyetleri içinde onu en azından duaları ile onu görmek mümkün..


Keşke birileri bugün onun adına cami projesi yarışması yapsa.. Hele de şu yol güzergahındaki petrol istasyonları için Köşk mescid misali projelere ne kadar çok ihtiyacımız var..

Turgut Cansever adına ödüller verebilsek, ne güzel olur..


Tiyatroda Hasan Nail Canat’ımız vardı.. Sinemada Yücel Çakmaklı’mız.. Yücel Çakmaklı, (1937’de Bolvadin’de doğdu. 23 Ağustos 2009’da 72 yaşında İstanbul’da vefat etti. Hatıraları dün gibi sıcak. Mesut Uçakan, Nevzat Bayhan, Sedat Doğan ve arkadaşları, onun aziz hatırasını Miniatürk’de bir iftarla yâd ettiler. Ankara’da da TYB’den arkadaşlar, onun aziz hatırasını andılar... Yönetmen, yapımcı ve senarist. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü mezunu. 1963 yılında, askerlik dönüşü Yeni İstanbul gazetesinde Tarık Buğra’nın yönettiği sayfada sinema eleştirmenliğine başladı.. Şule Yüksel Şenler’in mücadelesini sinemaya taşıdı.. MTTB Sinema kulübünde bizim ağabeyimizdi. Şule Yüksel benim kayınvalidem sayılır. Onun yetiştirdiği kızlardan, onun manevi kızlarından biriyle evliyim..


Bunlar benim aynı yolda aynı yöne doğru koştuğum kardeşlerim, ağabeylerim, ablalarımdı..

“Veresetül embiya” özelliğine sahip cemaat önderlerimizin öldükten sonra bile hatıralarına sahip çıkmakta gaflete düşüyoruz.. Mimar Sinan’ın eserlerine ne kadar sahip çıkabildik, onu ne kadar dünyaya tanıtabildik ki!


“Medeni” olmak böyle bir şey..

Ne yazık ki, bizim “Havas”ımız az.. İşadamlarımızın çoğunun ne yazık ki böyle bir derdi yok..

44 yıl aradan sonra Cami Mimarı Cevat Ülger’i rahmetle anıyorum..

Selâm ve dua ile..


Not: Bu yazıyı vefat yıldönümünden iki hafta önce yayınladım ki, dergilerimiz ve derneklerimiz eğer anmak isterlerse hatırlatmış olalım diye.. Eğer kızı bana hatırlatmış olmasaydı, ben de unutmuş olacaktım çünki.. 
 
Abdurrahman Dilipak - Vakit - 2010
a.dilipak@vakit.com.tr







Tarihte Bugün

Dünya Bülteni / Tarih Servisi

Mimar ve karikatürist Cevat Ülger vefat etti, Kara Kuvvetlerinde ilk modern taksimat yapıldı. Lice'de deprem oldu.

Cevat Ülger vefat etti (1977)

1933 yılında Eskişehir’de doğdu. İlk ve ortaokulları yine Eskişehir’de tamamladıktan sonra, Bolu’da öğretmen okulunu bitirerek Ankara Gazi Eğitim Enstitüsüne girdi.

Yüksek tahsilini tamamladıktan sonra Malatya, Mihalıççık, Eskişehir Liselerinde ve en son Eskişehir Maarif Koleji’nde (şimdiki adıyla Eskişehir Anadolu Lisesi) resim öğretmenlikleri yaparken, diğer yandan güzel sanatlarla ilgili alanlarda (resim, karikatür, musiki, hat… gibi) ve özellikle mimari sahasında sayısız değerli eserler verdi.

Aktif mücadelesi yüzünden öğretmenlikten ihraç edilince DGSA Mimarlık Yüksek Okuluna kaydoldu ve 1975 yılında bu okulu bitirdi.

1973 – 1977 yılları arasında Milli Gazetede Karikatüristlik yapmış ve 6 Eylül 1977 yılında Hakkın rahmetine kavuşmuştur. 

http://www.dunyabulteni.net - Pazartesi, 06 Eylül 2010



 
 

Cevat Ülger Vefat Edeli 33 Yıl Oldu

33 yıl önce vefat eden mimar Cevat Ülger, hakikate sanatla ulaşmaya çalışan Müslüman bir sanatçıydı.

Bekir Dilekçi-Dünya Bülteni / Kültür Servisi
Sanat ve estetik duygusu tüm yaratılmışlar içinde yalnızca insana verilmiş bir nimet. Belli bir kalıba sığmayan, insanın tamamen gönlünden süzülüp gelen bazen bir mısrada, bazen bir karakalem çalışmasında, bazen de bir caminin süslemelerinde ortaya çıkan insanının iç aleminin dışavurumu.


“Hiçbir el gönülden gizli iş tutamaz” denilir. İnsanın azaları ile ortaya koyduğu tüm pratiklerin ilham kaynağı kalptir. Kalp nasılsa el ona göre iş görür. İnsanın ruhuna nakşedilen sanat, yaratılış karşısında bizzat insanın kendisini hayrete düşürür. Hayret insana acziyetini fark ettirerek onu hayranlığa götürür. Yerde ve gökte yaratılan her şey belli bir düzene, estetiksel bir mükemmelliğe göre yaratılmıştır çünkü. Gören gözle bakan kalp elbette bu hayran oluşun sonunda kaçınılmaz olarak kul olduğunu fark edecektir. Estetik ve sanat ruhu ile Allah’a ulaşan kimsenin imanı taklitle veya baskı ile oluşan bir imandan farklıdır. Sanat, estetik, ilim ve aşk duraklarından geçilerek varılan iman mukallitlikten münezzeh yıkılması mümkün olmayan sağlam bir kale gibidir. Bu anlamda sanatın bir ibadet hali olduğunu söylemeliyiz.


Aramızdan tam 33 yıl önce bu gün ayrılan Cevat Ülger; hakikate sanatla ulaşan, doğrudan kavranamayanı gönül gözü ile gören Müslüman bir sanatçıydı. Musikiden, resme; mimariden, şiire kadar sanatın hemen hemen bütün dalları ile hem hal olan bir estetik üstadı idi. Din insanın kalbine sesleniyor, sanat kalbin cevabını görünür kılıyor. Sanatçının eseri sadece ondaki içsel yönü görünür kılmaz, sanatçının sanatına bakan diğer insanların da kendilerinden bir şey bulmaları başlı başına sanatın manevi oluşunu ortaya koymaya yetiyor. Dünyada bulunan her şey Allah’ın bir ayeti ise hakikati kavrama yolunda sanat ve sanatçıda bizleri irşat eden birer mürşit mesabesindedir.


Kendi döneminde pek çok kişiye estetik boyutta en güzel şekilde mürşitlik yapmıştı Cevat Ülger. 1973 – 1977 yılları arasında Milli Gazetede “Karamehmedler” mahlası ile karikatürler çizmişti. Asıl mesleği olan resim öğretmenliğinden dönemin Milli Eğitim Bakanlığı tarafından el çektirildi. Daha sonra mimarlık fakültesini bitirdi. Cevat Ülger’in asıl sanatsal ürünleri mimaride görülür. Yaklaşık 60’tan fazla esere emeğini nakşeden üstadın mimari projeleri her yönü ile klasik özelliklere sahiptir.

Her sanat sırtını bir dinin felsefe anlayışına yaslar. İslam ve batı sanatının da kendilerine has bir felsefi yönü vardır. İslam sanatçıları daha çok mücerret bir sanat anlayışını benimserler. Çünkü İslam inancı soyut bir temele dayanır. Allah (cc) soyut bir varlıktır. O’nu gözle göremeyiz. Bu anlamda Müslüman sanatçılar daha çok figüre ve imgesel eserlere yönelmişlerdir. İslam sanatçıları ebru, hat, tezhip, nakkaşlık, çinicilik gibi sanat dalları ile kalplerindeki ritimleri dışa vurmuşlardır. Batı sanatı somut bakış açısına sahiptir. Hıristiyanlar Hz. İsa’yı ilahlaştırmışlar Tanrıyı bu şekilde düşünmüşlerdir. Batıda heykel, resim, opera, bale sanatının daha çok gelişmesi bu bakış açısının bir sonucudur. Sanat dine olan borcunu en çok mimari eserler ile ödemiştir. İstisnasız bütün medeniyetlerde mimarlık sanatı en yüksek dereceye mabet yapımında ulaşmıştır. Batıda Michelangelo’nun kilise süslemelerini, muhteşem fresklerini bizde ise Mimar Sinan’ın Selimiye ve Süleymaniye’sini buna delil olarak gösterebiliriz. Cevat Ülger de döneminde “Camii Mimarı” olarak tanınır. İstanbul’da Küçüksu Camii, Eskişehir’de Reşadiye ve Tepebaşı camileri, Kayseri’de Bürüngüz camii geleneksel inşa teknikleri kullanılarak yapılmış detaylarında ise sağlamlık ve ekonomik olma gibi özellikleri ile çağdaş malzeme ve tekniklerden faydalanılmıştır.


Abdurrahman Dilipak yazdığı bir yazıda Cevat Ülger’in mimarlık yönü ile ilgili şunları söyler: “Cevat Ülger. Namı diğer “Cami mimarı”. Geçen gün adını bir çırpıda hatırlayamadım.. Aradan çok zaman mı geçti, ben mi yaşlandım bilmiyorum. Ama “Cami mimarı” sıfatı, adından daha çok hafızamda iz bırakmış. O bir “Cami mimarı”. Müslümanların “Allah”ın evi”nde kardeşçe kucaklaşması için manevi evcikler yaptı bize. Onu taş ve betonla elle tutulur hale getirdi. Göğe minareler yükseltti. Kelime-i tevhidi taşa, toprağa kazıdı. Zaten bizim o zamanki sloganımız, “bizim” Abdurrahim Karakoç”un, “Hak yol İslam İslam Yazacağız” marşı değil mi idi? “Taşa, toprağa, suya “hak yol İslam” yazacağız”

Milli Gazete günlerinden tanıyorum Cevat ağabeyi. Üsküdar”da sahilde denize bakıp çay içerken camilerin manevi ve sosyal mimarisi üzerine konuşuyorduk. Cevat Ülger düz, yalın, köşeli çizgilerle anlatırdı anlatacağını. Mimardı ama karikatür de çiziyordu. Mahlası “Karamehmedler”di. Nabi Avcı onu şöyle tanıtır bir yazısında; “Tuvalde başladığı “nonfigüratif” macerayı, evindeki dokuma tezgahında halılara, kilimlere taşıyan; ıskarta malzemelerden çocuk oyuncakları yapan; giydiği ceketin, gömleğin, ayakkabının modelini kendisi çizen; bağlama çalan; sadalı bir kubbe görünce aşka gelip gülbank çeken; okula motosikletle gelip giden nalbant bıyıklı bir “resim öğretmeni” bulabilir miyiz? Herhalde bulamayız. Zaten o zamanlar da, ondan başka bulunamazdı. Nitekim Milli Eğitim Bakanlığı da Eskişehir Maarif Koleji”nde böyle bir “öğretmen” olduğunu duyar duymaz kendine yakışan tepkiyi göstermekte gecikmemiş ve bu “imalat hatası”nı derhal öğretmenlikten ihraç etmişti. O da ne yaptı biliyor musunuz? Gidip DGSA Mimarlık Yüksek Okulu”na kaydoldu ve 1975 yılında “diplomalı mimar” çıktı”. Diriliş dergisinin ilk sayısı Nisan 1960″da yayınlanır. Derginin yazı ailesinde Cevat Ülger de vardır. Büyük Doğu, Diriliş gibi döneminin bütün kültür-yayın faaliyetleri içinde onu en azından duaları ile onu görmek mümkün.


Keşke birileri bugün onun adına cami projesi yarışması yapsa.”


Görebildiğimiz şeyler bize görünmeyeni anlamamız için verilmiştir. Sanatçılar kendi ruhlarının imbiğinden geçirerek ürettikleri eserler ile bize doğrudan göremediklerimizi görünür kılarlar. Dünyadaki her şey Allah’ın bir ayetidir. Allah’ın ayetlerine bakarak hakikati kavrama yolunda sanatçı ve sanat eseri bir elçidir. Kendi döneminde bu elçilik görevini hakkıyla yerine getiren, 1977 yılında dünya sürgününden Rabbine yürüyen Cevat Ülger üstadı rahmetle yâd ediyoruz.

http://www.dunyabulteni.net - Pazartesi, 06 Eylül 2010






Mimari ve Ev Tefrişi Üzerine…

Kültür ve medeniyetler insanların kendilerini tanımlamak, içinde bulunduğu toplumu düzene sokmak, ona nizam vermek adına doğduğu gibi; onları oluşturan topluluklar, yaşanılan zamana kendi damgasını vurup, ona dair ölçüler sunarak insanları tesir altına almayı hedeflemektedir. Kendi duygu ve düşüncesine uygun olan gruba dahil olan her ferd sirayet edilen mevkiine geçmektedir. İçtimai bir yapı oluşturmaya çabalayan insanı ilim-sanat-din gibi üç unsur yönlendirir. Bunlar arasında en güçlüsü muhakkak ki, din olmalıdır. Ancak materyalist görüşlerin yoğunluğu malum. İlim’i tek dayanak olarak görenlerin aklı putlaştıran sayılarının oldukça fazla olmasına mukabil, maddeyi ruhun emrinde bilen ve buna göre faaliyetlerini yönlendirenlerin de sayısı da az değil. BD Mimarının “O’nun olmadığı yerde bizce, bütün kemiyet ve keyfiyet planlarıyla insan ve insan hayatı nâmevcuttur.”(1) şeklinde işaretlediği ruhçuluk temel prensiplerimizin başında gelir.

İlim kurallarla kaidelerle, müşahhas veriler iş yapar. Bu yüzden mücerred peşinde koşan, kendini aramaya yönelen eşyanın zincirlerini kırıp, hür olmak, mânâ deryasına çılgınca dalmak isteyen biri için pek doyurucu olmaz. Aklı müşahhas olanla yetinip, idrakimizi otomatlaştırır. İnsan Allah’ın halifesi olmanın verdiği şuurla ve memuriyeti icabınca orijinal olana, mücerrede, yeniye, güzele yönelme arzusu ile yanıp tutuşur. Bu hâli yaşayan insan hür olmaya doğru yol alır. Ancak günümüzde de hemen her alanda olduğu gibi, sanat faaliyetlerinde de esaret zincirinin, elleri dilleri, gönülleri sardığı, ruhi sancılar çekilmediği görülmektedir.

Bu yüzden sanat olarak sunulanlar ruhî ihtiyaca cevap vermekten, estetik hazza vesile olmaktan ziyade “kuru keyif ve faydacı anlayışa göre tertiplenmektedir. İlmî, mantıkî değerler ön plana çıkarılmaktadır. Örümceğin ağını örmesi, arının peteği işlemesi misâli yapılanlar otomatlaşmış bir düzen içerisinde sanat idrakinden mahrum olarak ortaya çıkmaktadır. 

İnsanlık bilerek, yahut bilmeyerek yaptığı her işde her faaliyette (bunlar menfi işler olabilir) ters tarafından bile olsa Allah’ı (c.c) aramaktadır. İnsan Allah’ın halifesi makamındadır ve “O’nun emanetini yerine koyma mesuliyeti ancak Ruhtan” gelir. İnsan madde ve mânâ arasında koşturur. Sanat; “Zeka ve hayatın, kendilerini bağlayan eşyanın iplerini gevşetme ve kırma gayreti içindeki isyan çığlığıdır.” Diyor. S.Ahmet Arvasi ve ekiliyor: “Eşyaya bağlı aklî zincirleri kırmaya çalışırken duyulan haz estetik hazz’ın ifadesidir.”(2) İnsan ürettiği eserde, yaptığı işde faaliyette bu hazza ererek yahut ondan kıvılcımlar hissederek, bir bakıma sanatçı mizacından pay aldığını ruhî bir çaba içerisinde bulunduğunu gösteriri.

Sanat eserleri taklit ve kopyadan uzak orijinal olduğu sürece şahsiyet bulur. Medeniyetler kültürler sanat telakkileri ile de birbirlerinden ayrılırlar. Sanat eserlerinin mahiyeti, özellikleri ait olduğu kültürü yansıtır. Sanatçı toplumun ve kendisinin şahsiyetini, haysiyetini korumakla mükelleftir. Eser fışkırdığı cemiyetin şuur seviyesini, ruhî ve içtimaî yapısını ele verir. 

 “Fildişi kaldırımlar-fildişi sokaklar…” Üstad’ın rüyası ve aynı zamanda bizlere ideal olarak aşıladığı cemiyet tablosu... Bu tabloyu her an canlı tutmak, tozlu raflara kaldırmamak boynumuzun borcu. İnsan olmak, insanca yaşmak isteyen herkesin sahiplenmesi gereken bir dava bu.

“Fildişi kaldırımlarda, fildişi sokaklarda giden, hiç birbirine çarpmayan, her biri birbirinin emrinde ve Allah korkusu altında, her biri bugün ölecekmiş gibi iki büklüm ve yine her biri hiç ölmeyecekmiş gibi dimdik insanların cemiyetini kurmak!..”(3)

Eşyaya esir olup mekanik bir hayat yaşamak yerine esaret zincirini koparmak için uğraşan, hürriyete koşan savaşçı, sanatçı, aksiyoncu bir kadroyuz biz. BD Mimarı’nın hayalinde yaşattığı, idealleştirdiği bu tablo İBDA’nın fikir ve sanat ehli tarafından dünyanın her köşesinde ince ince nakışlanacaktır. 

Olması ve yapılması gerekenlerden, yaşadığımız hâle sıçrama yaparak esas mevzuumuz üzerinde derinleşmeye çalışalım. Mevzuumuz mimârî ve ev tefrişi üzerine…

“Mimârî; hayatla en bağlı bir sanat dalıdır. Yatak odası, helâ, hamam vs.” “Mimârîyi takip etmek, bir bakıma cemiyeti sosyopsikoloji ile değişimlerini takip etmek oluyor.”(4) Mimârî güzel sanatlar kategorisinde yer alan bir sanat alanıdır. Ev dekorasyonu bu dalın hasrı içerisinde düşünmek gerekir. Bu minvalden baktığımızda şehirleşme, mobilya dekorasyonu, sokak ve ev düzenlemelerimiz, şekillerimiz, estetik seviyemizi, zevkimizi, kültürel yanımızı ele verir. 

“Bir evi tefriş etmekle bir ruhu döşemek arasında yakın münasebetler bulunduğuna inanlardanız. Baştan başa çıkartma kağıtlarıyla döşeli ruhumuzun bu hâlini ifşâya sadece (ev ve kadın) köşeleriyle (modern) evlerimizin tefrişi tarzı kâfidir.”(5)

Evlerimiz, insanın kedisini en rahat hissettiği, içerisine girince huzur, sıcaklık, sevgi bulduğu hânesi. İnsanın ruhunu yansıtan aynası bir nevi. Günümüz şartlarındaki ev hayatına dair incelemelerde bulunduğumuz vakit bu halin menfi yönden de olsa doğrulandığını görüyoruz. Evlerin dizaynındaki yoğunluk, soğukluk insanların ruh hâlini yansıtıyor. Gittikçe küçülen (kibrit kutusu hâlini alan) evlerin, daralan odaların aksine artan mobilya sayılarını görünce, “nerede eski hoş ve ferah evler” demiyor değiliz hani. Büyük ve tek bir pencere yerine, hemen her duvarda bulunan küçük oyuklar sayesinde hava ve güneş alımının ön planda tutulduğu, üç dört ailenin beraberce barınabildiği yeni ekler yapılması gerekliliği hasıl olunca evlerin mimârî yapısının, estetiğinin menfi şekilde etkilenmediği gibi haller hatırlanınca “nerede o eski evler?” denir elbet. Bunların yanı sıra çevre paylarının bolluğu sayesinde (şimdikilerin aksine) başka bir evin güneş alma hakkının gasp edilmediği, mahremiyetinin ezilmediği gibi haller ile, çocukların oynayabileceği, bitki yetiştirebilecek alanların da göz ardı etmemek gerekir. Evin içindeki ferahlık, hoşluk dışarıya da sirayet etmiştir. Ayrıca bu durum şehir estetiğine müsbet katkı sağlamaktadır. Bir ülkenin mimârî şekli, şehirleşme hali, yapılaşması ülkenin estetik idrakini, fikri kültürel yapısını, medeniyet seviyesini ele verir. 

Tanzimat öncesinde ev yerleşiminde sedirlerin kilimlerin daha yaygın olduğu görülmektedir. Şimdikilerde ise evlerin bazı köşelerinde aksesuar nevinden bu eşyalara rastlamaktayız. Adına da Şark köşesi dediğimize göre, evlerimizi Batı hayranlığıyla, Avrupai bir taklitçilikle döşediğimizi kabul ediyoruzdur. “Bütün değerlilerin, değersizlerle değiştirilme çığırı” olan Tanzimat’la birlikte ortaya çıkan ruhî sarsıntı evleri de sarmış. Ruhsuz, zevksiz bir dekorasyon ile taklit ettiğini tam olarak bünyesine sindiremeyen maymunvâri bir Avrupalılaşma hastalığı baş göstermiştir. Oturmanın, kalkmanın, konuşmanın velhasıl insan ilişkileri kurala, kaideye bağlayıcı, rayına oturtucu muaşeret adabının bozulmasını hızlandırmıştır bu durum. Şimdilerin birbirine yapışık gecekonduları, bir köy halkı kadar insanı içinde barındıran, ancak kimsenin birbirini tanımadığı apartmanlarıyla, yağmur yağdığında şu basan evleri, çamurdan girilmeyen sokakları hatırladığımız vakit nasıl çarpık bir düzen içince yaşadığımız anlaşılır olsa gerek. Tabii bir de her köşe başına dikilen betonarme, özensiz şekilleriyle camileri unutmamak gerek. Camilerimiz bizi diğer milletlerden ayıran dinî, kültürel, tarihî simgelerimizdir. Ne yazık ki, geçmişteki Süleymaniye, Sultanahmet, Selimiye gibi camilerin yenileri inşa edilememektedir. “Camilerinizi sade, evlerinizi ziynetli bina ediniz.” Bu bir hadis mealidir. Maalesef bizler bunun tam tersini uygulamaktayız. İnsanlar baraka tipi virane meskenlerde hayat mücadelesini verirken camilere gerektiğinden fazla bütçe ayrılmaktadır. Oysa ki, camiler insanların Allah’ı hatırladıkları, ona kulluk borçlarını yerine getirdikleri mekanlardır. İnsanı bu ibadet zevkinden alıkoyacak her türlü abartı süsleme gayretleri “İsraf haramdır” ölçüsüne de zıd düşmektedir. Dinimizin baş ölçüsüdür israftan kaçınmak. Ancak israftan kaçınmak bir yana yapılması gerekli olan unsurlar gözardı edilip lüzumu olmayan bir çok unsura haddinden fazla ehemmiyet gösterilmektedir. (Hoparlör, kubbe, aydınlatma vs.) İbda Mimarının “Gören göz hakkıyla, doğrudan kavranamayanı gören gerçek sanatkar” şeklinde ifadelendirdiği C. Ülger (Karamehmetler)den edindiğimiz bilgiler ışığında işin teknik kısmına temas etmeye çalışalım. 

Camilerin beton duvarlara ince olarak örülmesi pencerelerin büyük olması için bir avantajdır. Ancak camilerdeki pencerelerin görevi apartmanlardaki gibi dışarıyı izlemek değildir. Pencere sadece ışık ve hava sağlamak için kullanılır. Bu sebepten cemilerde birden fazla küçük pencerelerin olması makbuldür. Camiler genellikle boş alanlara inşa edildiklerinden evlerin aksine daha çok soğuğa maruz kalırlar. Soğuktan korunmak adına camilerde kalın duvar yapılması gerekmektedir. Osmanlı mimarlığının yapılamaz olduğunu öne süren bir grup bunun sebebini; “hem yapacak usta yok, hem de maliyeti yüksek” şeklinde gösterir. “Şimdi betonarme devridir ve o zamanların kubbe estetiğine statiğine ihtiyaç kalmamıştır.” Şeklinde kanaat edinen idare heyeti projeleri mimârî estetiğimizle, usulümüzle ilgisi olmayan Rum ve Türk mimarların eline verirler. Onlar da kilise, havra, yüzme havuzu, garaj vs. gibi tasarıları cami projelerine aktarırlar. “Hayır” işi gözüyle bakılan cami yapımı için hazırlanan projeler mimar ve mühendisler tarafından ücretsiz olarak hazırlanır. Böyle olunca pek de güzel projeler çıkmaz ortaya. Yine “hayır” işi olarak görüldüğü için camilere ruhsatsız inşa izni verilir ve tasarım ustaların eline bırakılır. Bu vurdumduymaz anlayışa C.Ülger vazife şuurunu şu şekilde ihtar etmektedir: 

 “Bin yıldan fazla tarihi tekamülünü çok iyi bilen, bununla beraber, dünya mimarisinin bugünkü durumunu, hatta yarın alabileceği şekli çok iyi bilen, modern betonarmeyi ve inşaat tekniklerini çok iyi bilen, tarihi Müslüman Anadolu Mimârî unsurlarını devrin tekniği ile birleştirecek, idealist, kabiliyetli, mimarlara teslimi mutlaka lazımdır.”(6)

Osmanlı mimârisinde tabiatı taklit etme anlayışı yoktur. Avrupa tabiatın görünen yanlarını yapmayı sanat kabul ediyor. Oysa ki, sanattan, yenilik, canlılık, orijinallik bekleriz. Sanatçı, İBDA’cı olmak zorundadır. Avrupa bizim o dönemdeki sanat anlayışımıza yaklaşmaya çabalarken bizdeki Avrupalılaşma sevdası, onlara olan hayranlık, özenti, ferdî ve içtimâî her alanda onları taklide yeltenişimiz neyin habercisidir? Geçmişteki güzellikleri, muhteşem eserleri, ortaya çıkartan kaynak neydi? Suallerin cevapları açık ve net aslında: Medeniyet seviyesinin olağanüstülüğü sanatçısına müspet tesirler getiriyor olmalı ki, o muhteşem eserler ortaya çıkarabilmekte, seviye alçaldıkça muhteşemlikler yerini perişanlıklara bırakmakta. (Bkz. T.C. mimârisi) Osmanlı medeniyetini ayrı bir tarih olarak gören, kendisini o tarihten soyutlayan, ancak yine onun izleriyle, eserleriyle ayakta durabilen bir sistemin içindeyiz. Tasvip etmediği, benimsemediği bir medeniyetin camilerini, saraylarını ticarethâneye çevirerek iki yüzlü bir portre çıkarmaktadır ortaya.

Kanuni’ye kadar olan ihtişamlı medeniyetin hassasiyet, zevk, incelik, estetik ölçülerini o zaman içinde hapsetmek. “Ölü yüzünü pudralama nevinden” bir anlayışla bu güne aktarmacılık yapmak değil. Bahsetmek istediğimiz; his birliği, ruh birliği tezinden hareketle o dönemdeki idrakleri bu zaman ve mekana aplike ederek, kendi mânâ dilimiz ile zenginleştirerek yeni eserler ortaya çıkabilir. Sahip olduğu ruh ve fikir bağını ileriye intibak ettirerek zamanda da tahakkümü yitirmeyen tek sistemdir. BD-İBDA…Bu fikir madeninde eriyerek estetik ve zevk kimliğini oluşturacak olan usta mimarlara kalmıştır gerisi.

 
Dipnotlar:
<!--[if !supportLists]-->1- İdeolocya Örgüsü. N.Fazıl Kısakürek, Sh.394<!--[endif]-->
<!--[if !supportLists]-->2- Kendini Arayan İnsan. S. Ahmet Arvasi, Sh.35<!--[endif]-->
<!--[if !supportLists]-->3- İslâma Muhatap Anlayış. S. Mirzabeyoğlu, Sh.183<!--[endif]-->
<!--[if !supportLists]-->4- Ritmin Gücü ve Ritme Dâvet. Cevat Ülger Sh.109<!--[endif]-->
<!--[if !supportLists]-->5- Raporlar: 10-13. N.Fazıl Kısakürek, Sh.264<!--[endif]-->
<!--[if !supportLists]-->6- A.g.e. Sh.54 <!--[endif]-->
 
Zeliha Akdeniz - Aylık Dergisi Sayı: 17





Mektuplar (Kasım - 2010)
 

Merhabalar...
Cevat ülger hakkındaki programınızın bir bölümünü televizyonda izleme fırsatı buldum. Yayınlanan türküler beni adeta büyüledi. Ancak kendisi hakkında internet üzerinden pek bir bilgi bulamadım.

Kendisi, eserleri hakkında bana bilgi verirseniz, türkülerini dinleyebileceğim kaynakları benle paylaşırsanız son derece mutlu olacağım. Böylesi değerlerin paylaşılarak tanıtılması ve yaşatılması gerektiğine inanıyorum.
Saygılarımla.
d.
____________________ 

Aziz dost, bu haftaki AÇIK DENIZ programi da çok iyiydi. Cevat Ülger'in tanitilmasina vesile oldu. Program basinda Olcay Yazici hakkindaki görüntüler yerindeydi. Hatta ben programin tamamen Yazici'ya dair olacagini sandim. Insallah bu hafta veya önümüzdeki hafta yapilir. Aslinda ardarda iki önemli kültür sanat adami vefat etti. Bilge tarihçi Ziya Nur Aksun ile sair yazar Olcay Yazici. Biz ESKADER olarak Timas Kitapkahve'de ikisini de andik. Büyük bir katilim oldu, dostlari geldi ve 3 saate yakin onlari anlattilar. Belki benzer bir sey düsünülebilir Açik Deniz için. Hatirlatmak istedim sadece, uygun olursa... Ziya Nur Bey'i en çok ziyaret eden arkadaslar adina ve Olcay Yazici'nin 30 yillik dostu olarak... Mekânlari cennet olsun.

Görüsmek üzere selâm ve dua ile.
m.n.
http://www.sadikyalsizucanlar.net/mektuplar/mektuplar-kasim-2010.html









33. yıl

Mimar Cevat Ülger’i Anıyoruz

1933 yılında Eskişehir’de doğdu. İlk ve ortaokulları yine Eskişehir’de tamamladıktan sonra, Bolu’da öğretmen okulunu bitirerek Ankara Gazi Eğitim Enstitüsüne girdi.

Yüksek tahsilini tamamladıktan sonra Malatya, Mihalıççık, Eskişehir Liselerinde ve en son Eskişehir Maarif Koleji’nde (şimdiki adıyla Eskişehir Anadolu Lisesi) resim öğretmenlikleri yaparken, diğer yandan güzel sanatlarla ilgili alanlarda (resim, karikatür, musiki, hat… gibi) ve özellikle mimari sahasında sayısız değerli eserler verdi.
Aktif mücadelesi yüzünden öğretmenlikten ihraç edilince DGSA Mimarlık Yüksek Okuluna kaydoldu ve 1975 yılında bu okulu bitirdi.
1973 – 1977 yılları arasında Milli Gazetede Karikatüristlik yapmış ve 6 Eylül 1977 yılında Hakkın rahmetine kavuşmuştur.

Ali Cevat Ülger


Önemli Duyuru

2 yorum:

  1. Elinize sağlık güzel bir çalışma olmuş. Eleştrilebilecek tek nokta olarak sayfaların aşağı doğru sürüklenme şekli biraz usandırıyor.
    Yazılar sayfa sayfa yapılabilirdi. Onun da dışında Cevat Ülger hakkında bilgi edinmek isteyenler için güzel bir kaynak olmuş.

    YanıtlayınSil
  2. Önceki yoruma tamamen katılıyorum.
    Elinize sağlık.
    Cevat Hocaya Allah'tan gani gani rahmet dilerim.
    Ruhu şad olsun.

    YanıtlayınSil